25 Eylül 2016 Pazar

Kırlangıçlar Durmadan Uçuyor

Gözlerimi açtım. Hep böyle uyanıyorum, aniden. Gün doğdu doğacak.
Servis otobüsünün sesi geliyor dışarıdan. Hüsnü Abi vardiyadan geliyordur şimdi.
Babam da bu saatte gelirdi. Çok oldu gelmiyor. Neden gelmiyor babam sabahları? Parmaklarımla saydım, saydım. Parmaklarım bitti babam gelmedi.
Usulca yataktan kalktım.
Anam yastığına sarılmış divanda uyuyor.
Koridorda dedemle karşılaştım. Bahçedeki çeşmeden dönüyor. Dirseklerini sıyırmış, büyük mendiliyle yüzünü siliyor.
“Zeynep kızım. Ben namaza, sen bahçeye ha? Erken değil mi nazlı çiçeğim?”
Varıp dedemin yanağından öpüyorum. Zaten küçücük bir adam benim dedem. Babam gibi kokuyor. Kara, tozlu bir kömür tepesi gibi dedem.
Bahçeyi koşarak geçtim yine. Şeftalinin beline asıldım, dallarına çektim kendimi.
Hüsnü Abi evlerinin taşlığında sırtını kapıya vermiş oturuyor.
Beni görünce gülümsüyor.
“Zeynep yine erkenden uyanmışsın kız.”
“Uyandım.”
“Neden? Bak bütün çocuklar uyuyor daha.”
“Ama sen de uyumuyorsun Hüsnü Abi.”
“Ben büyüyüm çünkü.”
“Büyüksün değil mi?”
“Öyle.”
“Büyükler madende çalışıyor hep. Büyüyünce ben de madene gireceğim.”
Hüsnü Abinin yüzü dalıyor. Yere bakıyor. Ayak parmaklarıyla taşların arasında boy vermiş bir papatyayı seviyor.
“Sen madenci olma Zeynep,” diyor. “Doktor ol, avukat ol, ne bileyim öğretmen ol.”
“Yok, Hüsnü Abi, madene inmem gerek. Babam orada. Çok oldu gelmiyor. Kimse gidip aramıyor da. Bir başına kalınır mı oralarda?”
Hüsnü Abi bütün gece çalışmış madende. Alnında biraz kömür tozu kalmış, güneş yükseldikçe parlıyor bana doğru. Yine de doğruluyor. Bizi ayıran duvara doğru geliyor. Ben ondan yukarıda şeftalinin dalları arasındayım.
“Zeynep,” diyor. “Eğer okula gideceğine söz verirsen benden de söz. Madende babanı arayacağım.”
“Yemin mi?” diyorum.
“Muhammed, Ali için yemin.”
Koşa koşa eve dönüyorum, doğru anamın yanına.
Anam sarıldığı yastığı itip bana sarılıyor gözlerini açmadan.
“Ana,” diyorum. “Güze beni okula yazdır mutlaka.”
“Tamam,” diyor yine gözlerini açmadan. Öpüyor beni sonra.
Dışarıdan araba sesi geliyor.
Yeni vardiya gidiyor kömüre.
Bir de kırlangıçlar uçuyor penceremizin önünde.
Durmadan.

Ahmet Büke ( 7'den 70'e Dergi, 2. sayı)


23 Mayıs 2016 Pazartesi

Eksi Yerçekimi

Tankut Beyler uzaya gittiler.

Ama önce belki de F.'den bahsetmeliyiz.

F.  cennet elması renginde uzun giysisinden taşarak yürürdü. Islak teni ve uzun kirpikleri vardı. Dalgın olduğu zamanlar Almancaya benzer bir dil konuşuyordu ama Almanca da değildi kesinlikle. Tankut Bey -sayın departman başkan yardımcısı- ona deli gibi âşık olmalıydı çünkü bütün emareler bunu gösteriyordu.

Misal 1: Gümbürtülü bir kalp çarpıntısı.
F.'yi görmesi gerekmiyordu Tankut Bey'in, onu aklından geçirdiği anda -biçimli bacaklarını, sigarayı tutuşunu, içine ağlar gibi gülümsemesini ve elini kaldırdığından bileğinden başlayan, koltuk altına doğru giderek açılan beyazlığını düşündüğü anda- kalbi fırtınada kökünden kurtulmuş bir çam ağacına dönüyordu.

Misal 2: Öfke.
Sayın Tankut Zaim kolay sinirlenen bir tip değildi. Önüne gelen dosyaları uzun uzun okurdu örneğin. Kırmızı faber kurşun kalemiyle imla hatalarını ve cümle düşüklüklerini işaretler hatta gülümserdi bütün bunlara. Yekûn hesaplarındaki hatalar için kimseye kızdığı da görülmemişti dairede. Fakat bazen önündeki yığını itip pencereden dışarıya bakardı.  Yumrukları sıkılıdır. Alnındaki damar fazladan büzülür ve kan akışı zora girer. İşte o anlarda F.'yi düşünür.

"Beni sevmeye mecbur mu? Değil elbette ama düşünmeli. Bir insan bu denli çaresiz bırakılamaz."

Oysa Tankut Bey yanılıyordu.

F. tanısa belki de Tankut Bey'den hoşlanırdı. Âşık olur muydu? O biraz karmaşık işte çünkü bunu kimse bilemez ama sevmeye hatta çok sevmeye yaklaşabilirdi onu.

Tankut Bey'in F.'yi gördüğü gün şehirde büyük gümbürtüler kopuyordu. Binlerce insan sokaktaydı. Şehrin yukarılarındaki mahallelerden, küçük sanayi sitelerinden, liselerden ve yüksek okul avlularından sayısız ayak neşeli, endişeli, korkmuş bedenleriyle birlikte merkeze doluşuyordu.

Dairede çoktan alarm verilmişti.

Önleme ve karşı saldırı ekipleri tam kadro görevdeydi.

Muhasebe servisi elamanları ise gönüllü yazılmışlardı -elbette fazla mesai ve tanım dışı ek iş barem belgelerini doldurdular ama bu onların vatanseverliklerini lekelemezdi.

Tankut Bey ise aylık bilançoyu tutturmakla ilgiliydi.

"Bir devrim olacaksa bile burayı basanlar temiz hesap defterlerini bulmalılar" diye gülümseyerek masasına eğiliyordu.

Geçen bir kaç saatin ardından açıktı. Derhal işi bıraktı.

"Aç mide akla ziyandır. Hesap hatası yapar insan mutlaka."

Güvenlik Bakanlığı'nın boş koridorlarından kimsesiz avluya çıktı oradan da esnaf lokantaları sokağına saptı.

Aklındaki plan: Kuru, pilav, cacık, yaprak kabak tatlısı.

Olmadı. Menemen. Ya da enginar kalbinde bakla rüyası ve güllaç finali olabilirdi.

Lakin bütün planların üzerinde başka büyük bir plan vardır her zaman.

Lokantalar sokağı enkaz içindeydi.

Yıkılmış masalar, cam kırıkları, perde ve kirli örtüler, dağılmış çiçek tarhları yolu boydan boya kaplıyordu. Biber gazı kokusu genzini doldurdu. Ayakları boş kovanlara ve ses bombası kancalarına dolanıp duruyordu.

İşte tam o anda, Mesut Kalpler Çorbacısı'nın kapısının hemen dibinde iki büklüm yatan F.'yi gördü.

Yapması gereken -eğer yaşıyorsa- şüphelinin derhal iki elini bağlayıp büyük garaja teslim etmekti.

Öyle yapmadı.

F.'yi sırtına alıp evine götürdü.

Günlerce baktı ona. Yaralarını sardı. Altını aldı. Sabahlara dek sayıklamalarını dinledi ama asla not almadı çünkü daha ilk kelimelerden F.'nin isyancı olduğunu anlamıştı. Dairedeki arşiv katından F.'nin dosyasını uzun uzun okudu.

Büyük bir suça ortak oluyordu Tankut Bey.

Hatta mecburi misafirinden daha da kötü durumdaydı çünkü F. hiçbir şeyi hatırlamıyordu. Cezai ehliyeti olmayabilirdi. Başından aldığı yara onu kurtarabilirdi. Fakat hele de Güvenlik Bakanlığı'nda çalışan Tankut Bey'in hiçbir mazereti yoktu. Düpedüz kalbinin açtığı kötü yolda devlet düşmanlığına teslim oluyordu.

Bütün bunlar katlanılabilir meselelerdi Tankut Bey için.

En fenası şuydu ki, F. onu fark etmiyordu. Kör değildi, duyma hissine de bir zarar gelmemişti. Uyanıyor, neşe ile gülümsüyor, dolabı açıp kahvaltısını yapıyor, pencerenin pervazına oturup sokağa bakarak sigara tüttürüyordu.

Fakat Tankut Bey ile aynı ev içerisinde olduğunu bilmiyordu çünkü onun varlığından haberdar değildi.

İşte tam burada Güvenlik Bakanlığı Personel Yönetmeliği'ne bakmamız gerekiyor.

Uzun kanuni metnin ruhu ilk maddede yatar.

Negatif Varlık: Bir hacme ve ağırlıksız ruha sahip olma şartına haiz, güçlüklere dayanıklı, emre inatla bağlı, iç sarmalıyla göreve rabıtalı, kokusuz, renksiz ve tatsız ve önceki kimliğini terk etmiş kişinin bilincinde yeniden vücut bulma hali.
Tankut Bey negatif varlığını gösteren soğuk damgalı kimliğine uzun uzun baktı bir gece.

F. şarkılar mırıldanıyordu saçlarını tararken.

Gidip kokladı onu.

Daha fazla dayanamayacağını düşündü.

Ardından pencereyi açtı. Boşluğa bıraktı kendini.

Beklenenin tersi oldu elbette. Gökyüzüne yükseldi.

Uzaya fırlatılmışlık duygusuyla kayboldu.

Negativite de sonunda öldürür sayın okuyucular.




Ahmet Büke, Mayıs 2016, Bavul