28 Kasım 2009 Cumartesi

Kediler Ölmüyor

Ruhi Bey, ikinci katın yoz duvarının önünde oturuyor. Toz, duman. Soğuk demir ve sıva döküntüleri dolu etrafta. Balkon korkuluğu da takılmamış. Sandalyesine kaykılmış. Elinde yarı ölü bir sigara. Şakırtılı sakalıyla, üç tam günlük, gülümsüyor. Aşağıda kediler toykurmuş ona bakıyor. Ekmek mi atacak? Dişlerinin arasından ciğer parçası mı sıyırıp fırlatacak? Ruhi Bey sararmış taban çivilerinin, kararmış alçı kümelerinin arasında yaşıyor. Yarım kalmış inşaatlar unutulmuş mısralar gibidir. Zaman geçtikçe göğüs kemiği içine çöker, ağlar cümlesi. Günde iki defa gelini tepsi çıkarıyor Ruhu Beye; yaşlı adamı sevmiyor, ölse diye geçiriyor içinden, “o zaman evi yıkar temelden çıkarız aşağıdaki izbeden kurtuluruz hanım olurum biraz iki daire verirler kesin iki daire biri kirada kalır diğerinde otururuz zeki babasının resmini asar duvara kızın da odası olur salon takımı yaptırırım vitrinde kahve takımı saat kulesi almanyadan ablam yolladıydı sallayınca tepelerine kar yağan çam ağaçları böyle fanusun içinde işte hepsi olur”
Ruhi Bey emekli kütüphane memuru.
Onu fırlattıkları odada, üst katta bitmemiş inşaatın aceleyle bitirilmiş tek odasında günde iki defa tepsi bekliyor. Ama gülümsüyor da adamakıllı.
Zeki, oğlu, pazara çıkıyor. Yorgun geliyor eve. Erkenden yatıp yeniden büyütecek bileklerini. Ağır işçi. Haftada bir babasının yanına çıkıyor. İki paket sigara, kibrit, kahveden getirdiği eski gazeteleri bırakıyor.
Baba ateşe dikkat et, olur mu? Yanarız bak hepimiz.
Ruhi Bey gülümsüyor.
Zeki, babam ölse diyor arada bir; “yok ölmesin yoksa bir adım daha yanaşırım ölüme kolay mı çukura indirmek senden bir şeyi ölmesin de ihtiyarlamasın da ben korkuyorum kendimden o zaman”
Ruhi Bey herkes uyurken çizgili pijamasının paçalarını terliğiyle eze eze dolaşıyor üst katta. Korkuluksuz balkona çıkıyor. Sigara yakıyor. “Gasteden” uçak yapıyor. Elinin tersiyle katları bastırıyor. Parmaklarının ucunda bakıyor. Sonra boşluğa fırlatıyor. Bir iki kedi çöpten falan başlarını kaldırıp bakıyor; “Ruhi Bey ölmese” diyorlar “iyi adam, eskiden maaş gününde ciğer getirirdi bize de”
Ruhi Bey mırıldanıyor, “herkes ölsün bir ben kalayım yok yok biri kalsın geriye cigaram biter sonra”
Ruhi Bey bir atom bombası diliyor Allahtan. Sonra tiner kutuları buluyor yamulmuş.
Ertesi sabah uyansalardı gelini tepsi getirecekti. Bir on yıl var öğle yemeği vermiyorlar Ruhu Beye.

(abüke)

19 Kasım 2009 Perşembe

"herkes her şeyleşiyordu"


Bandista’ya

-ne fenayız hepimiz


Üç gün oruç tuttum. Babam için. Baktım annem içlenip duruyor. Eli alnında divanın üzerinden karşılara bakıyor. Dalıyor uzun uzun. Dayanamadım sonunda. Gece geç vakit, arkasından mutfağa giriverdim. Şaşırdı bir.
“Hayırdır, oğlum? Çok mu tıngırdadım?”
Başımı salladım. Masaya oturdum. Kendine koyduğu çayı çektim önüme. Domates dilmiş, salatalığı dörde bölmüş kendince. Ekmek, peynir, haşlanmış yumurta, dünden kalan peynirli poğaça hep kendine göre.
“Yok, oruca kalktım yahu!”
Gözleri buğulandı biraz.
“Ama sen çalışıyorsun. Hem günler çok uzun ya evlatçım.”
Çayı ikiledi hemen. Ekmekliğe uzanıp hızlandı. Dolabı açtı. Soğuk yoğurt, soğuk kavun çıktı.
“Hay Allah. Keşke deseydin akşamdan. Böyle olmayacak şimdi.”
“Boş ver anne. Doyarım ben.”
Eskiden olsa geniş masada yerlerdi babamla. Çorba olurdu muhakkak. Babam derin ohlarla içerdi. Kıştı o zamanlar. Yattığım yerden doğrulunca sırtlarına aldıkları örme ceketleri görürdüm. Ekmek kızartırdı bir de annem harlattığı sobanın sacında.
“Eh, iyi oldu yine de,” dedi. “Böyle yalnız başına…” gerisini getiremedi.
Sonraki iki gece yine beraberdik. Çorba pişti ikisinde de. Kalbim derin derin ağrıdı ona bakarken.
“Anne,” dedim. “Ben artık kalkmayayım olur mu? Yeni sipariş aldı bizimkiler. Çok yorulacağım.”
Çatalındaki domatesi yarım bıraktı.
“Tabii oğlum. Sen işine, gücüne bak. Biz bütün gün evdeyiz. İşimiz kolay.”
“Biz” dedi yine.
“Babam için tuttum hem. Kızardı ya bana her Ramazan.”
Gülerek söyledim hâlbuki bunları. Ama o ciddiye aldı hemen.
“Yok kızmazdı. Hem…”
Çaya uzandı. Yarıladığım bardağı demle doldurdu. Anladım, ağlamamak için bir şeylere dokunmak istedi.
“Hem bir gün aç, açıkta bırakmadı bizi.”
İnsan annesine de yalan söyler mi? Ne siparişi, ne işi? İçten eriyen bal mumu topu gibi bizim işyeri. Bodrumda çalışan matbaa makinesinin sesi yukarıya yine geliyor ama herkes biliyor ki nafile. İş günden güne düşüyor.
Çocuklardan ikisine geçen gün yol verdiler. Muhasebedeki kız zarflara koydu haftalıklarını. Bana uzattı.
“Ben vermem,” dedim.
“Valla Haşim Bey’in talimatı.”
“Bana bak! Yerim o talimatı. Yalancı evde kalsın mı?”
İnsan ne kötü varlık. Biz ne kötüyüz. Onu acıtmasını nasıl da bildim. Haşim Bey odasının duvarına yaslardı ya onu. Fısıltılarını, soluklarını duyardım. Bir defasında, işler iyiydi o zamanlar, yüklü bir siparişi bitirince meyhaneye gitmiştik aşağıdakilerle beraber. Dili çözüldüydü Haşim Bey’in.
“Yaptıktan sonra yüzüne bakıyorum da, ne çirkinmiş diyorum. Başına vurunca insan gerçekten yoldan çıkıyor be çocuklar!”
Kız zırıl zırıl ağladı. Sonra gitti elini yüzünü yıkadı. Telefonu kaldırdı. İsimlerini söyledi. İki dakikaya geldiler soluk soluğa.
“Bunlar hesabınız. Ellişer lira da fazladan koydurttu Haşim Bey. Teşekkür etti. Yeni sipariş olursa ilk sizi arayacakmışız.”
Çocuklardan esmer olanı masanın önündeki sandalyelerden birine çöktü. Zarftaki paraları saydı. Öbürü hemen cebine koydu. Sonra bana döndü, boka bakar gibi dikti gözlerini. Önümdeki deftere eğildim. Alt alta dört uzun rakam yazıp toplamaya başladım. Hızıma inanamadım. Çıkanı çabucak ikiye bölüyordum ki çarpan kapının sesini duydum. Koşarak indiler merdivenden.
“Seyhan,” dedim. “Sen çok güzel bir kızsın. Biliyor musun?”
Yine ağladı. Gittim sarıldım ona. Neresi çirkin bu kızın? Saçları yasemin kokuyor.
“Aybaşında da senin çıkışını verecekler. Dün hesaplattı tazminatını.”
Ayaklarım dizlerime kadar pelteleşti. Ama belime sıkı sıkı sarılınca düşmedim.
“Yetişecek iş var diye şimdiden söylemediler.”
Saçları çok güzel kokuyor bu kızın. Parmaklarımı ağzına doldurup çektim kendime. Alt tarafım tutmuyordu ama nefesimi içine üfledim.
Gece annemin ışığına kalktım.
“Anne,” dedim. “Babam bizi hiç aç, açıkta bırakmadı, değil mi?”
Yok, desem de o saatte çorba pişirdi.
“Olsun oğlum. Sen çalışıyorsun. Tutma ne olacak.”
Sabah işe uğurladı beni. Bakkaldan gazete aldım. Kahvede açtım önüme iş ilanlarını. Boyacı çocuğun biri geldi. Dediğinin çeyreğine indirdim parayı. Söylenerek ayakkabılarımı boyadı.
İnsan dediğin ne fena bir şey.

-saat vurdu kim bilir kaçı

Duvar saati kim bilir kaç defa vurdu zamanı. Eski kestaneden ahşabında tozdan çöller kımıldadı. Bir çift genç karasinek çiftleşti üzerinde. Yanı başlarında kıvrılıp uzanmış, son nefesini çoktan teslim etmiş hatta sıcak yüzünden içi kuruyup belli belirsiz noktaya dönmüş yaşlı amcalarından birine dönüp bakmadılar bile. Ölüye de saygı kalmamış artık bu kahvede! Hâlbuki Kesiğin Recep, uzun sarkaçları ucunda yapma kozalaklar olan baba yadigârını müştemilatlarda eskiyip dökülmesin, kadir bilmez eller pis arabalarıyla gezen eskicinin birine iki naylona vermesin diye getirip asmıştı kahvenin en güzel duvarına. Saatin hemen yan komşusu ise camlı büyükçe bir fotoğraftı. Haşmetli siyahları, beyazları, lacivertleri ve diğer ışıltılarıyla aşılmaz set duruşlu “Milli Güvenlik Konseyi Çerçevesi” kaç sene camında parmak izlerini ve kahve haşeratının iğne ucu, ayıp şeylerini taşıdı durdu. Arada bu ağır “şey” belki de küçük çaplı bir depremin sayesinde gidip omuz başını duvar saatine yaslardı. O saniyeler eğer gündüze denk gelirse, kahveden birisi muhakkak yerinden zıplar, “Anam, hareket oldu!” diye sesini çınlatırdı. O an fark etmese de mutlaka akşamına Kesiğin Recep, elinde dolu, boş çay tepsisi olduğu halde, bu “kaymayı” görür ve hafif korkuyla karışık sinirle duvara koşar, çerçeveyi doğru yerine alırdı. Hatta bir vakit, duvar saatini çerçevenin tam da dibine çakmayı ve bu münasebetsizliği toptan önlemeyi düşündü. Ama galiba zaman hızla geçiyordu. Öyle ki, bir iki yıl sonra kahve paydos verip toptan badanalanırken göztaşı bakışlı, aksi mi aksi boyacı uzun fırçasıyla bir “devri” düşürüverdi yerinden. Recep, “Ebenin ami” diye söylendiyse de öyle uzun boylu dert etmedi. Aldı eline baktı. Ahşabın sağlamlığını kontrol etti. Ne olur ne olmaz deyip fotoğrafı kahvenin arka odasında iyice yırttı, eski mangalın birinde yaktı. Boş çerçeveyi de eskicinin birinden beş çay bardağına değiştirdi. İşte duvar saati, o saatten itibaren daha güzel günler gördü. Galiba yakınındaki sevimsizlikten kurtulduğu için daha çok kişinin dikkatini çeker olmuştu. Hem zaman da giderek kıymetleniyordu. Pisliğine gelince kahve dediğin yer zaten ne kadar temiz olur. Çuhaları kadar içine çektiği havası da ellenmiştir.
Kahvedeki bu meşhur saat, herhangi bir sabahın köründe vurduğunda Recep ocağın berisindeki masasında yorgun gözlerini açıp kapadı. Yaşlı kartal ellerini uzattı havaya. İçeriye baktı. Delikanlının birisi ayakkabılarını boyatıyordu. Boyacı çocuk kalktı Çingenece sövdü. Genç adam masada tek eliyle tuttuğu gazeteyi hızla kıvırıp çaktı karşısındakinin yüzüne. Çocuk boyalarını topladı. Yüzü kızarmıştı.
“Bitmedi ya, lan. Ya, diğer teki?”
“Bu paraya anca bu olur.”
“Öbürünü ne yapacağım. Baştan söylesene.”
“Onu vururken düşünecektin emmi.”
“Senin emmini…”
“Kesin lan, tatavayı! Sabah sabah…” Kesiğin Recep bu manasız didişmeyi bitiriverdi. Biraz daha şekerleme yapacak, yorgun kalbini dinlendirecekti. Çoktandır ağrıyan tarafını bu kısa uyku molalarıyla avutmaya hatta kendine unutturmaya çabalayıp duruyordu.
Hışırtılara gözünü açtı. Az önce kapışanlar çekip gitmişlerdi. Bir kumru kahvenin önündeki sandalyelerin üzerinde kanat çırpıyordu.
“Gitsinler,” dedi. “Def olsunlar hayatımdan. Şu ocakçı da gebersin. Müşterisi de, avantacısı da, yavşak aynasızı da…”
Saat yine vurdu.
“Seni de kıracağım inşallah ölmeden.”
Saat saat saat saat
İnsanın babasından kalan tek hatıra geçen zamanı gösteren o şey mi olur?
“Tamam, babam öldü, anam öldü, amcalarım gitti, karım bana dayanamadı… Hepsini anladık a kırılası...”
“Üstelik ben…” Üstelik Kesiğin Recep değil mi başkalarının kalan zamanını çekip alan, her şeyi vaktinden önce bitiren? Nefes veren değilse de nefes alan o değil mi?
Yine hışırtılar geldi kulağına gözlerini açmadı bu defa.
“Vay, vay… Ağamız pinekliyor.”
Kamil gelmiş başucunda ona bakıyordu.
“Geldin mi be düşman gibi.”
“He, geldim. Dediydim ya sana saati.”
Parmağıyla işaret etti duvardakini gösterdi.
“Tam zamanında geldim işte.”
“Ya, evet. Koca engerek gibi sessizce hem de.”
“Öyle olması lazım değil mi?”
Recep, Kamil’in yüzene baktı. Kanlı, canlı, yakışıklı hayat dolu bir adamdı. Her zaman temiz giyinirdi; beyaz dişleri parlardı gülümsediğinde. Bir kadın gibi güzel, biçimli elleri vardı.
“Bu adam bu işlerin içinde olsun ha!” diye geçirdi Recep içinden.
Kalktı, eliyle yolu gösterdi. Kahvenin arkasındaki küçük odaya geçerlerken saatin içinden yorgun tıkırtılar onlara kadar geldi.
İçerisi dolu, boş gazoz kasaları, toptancı işi büyük çay paketleri, diğer ıvır zıvırla doluydu. Kirli çekyatın üzerine oturdular. Kamil arka cebinden bir zarf çıkardı.
“Adamın ismi, cismi, adresi burada yazıyor. Fotoğrafları da var. Her sabah geçtiği güzergâh çizili… Bu arabası. Fotoğrafın arkasına plakasını da yazdırdım her ihtimale karşı.”
“Ne bu? Alacak verecek davası mı?”
“Yok. Daha başka. ”
Recep, zarftan çekip aldıklarına bakıyordu ki aniden Kamil’in koluna yapıştı.
“Bana bak, dolaşık iş istemem. Nedir bu, sen aç ağzını bakalım.”
“Yok, yahu, öyle düşündüğün gibi değil… Namus meselesi diyelim.”
İç cebinden çıkardığı katlı kâğıdı çıkarıp Recep’e uzattı.
“Yalnız bir şartları var. Sıkmadan önce bu adamın yüzüne okunacak.”
Recep notu okudu. Çenesini sıvazladı.
“Allah Allah! Ne deliler var bu dünyada.”
Kamil belinden çektiği silahı arkadaşına uzattı.
“Bu temiz. Sonra alırım senden. Ama sen yine eli işe yatkın çocuklardan birini yolla. Yemi emniyet amiri pek hevesli aferin almaya bu aralar.”
Sallanarak çıktılar odadan. Kamil her zamanki gibi elini alnına götürüp “eyvallah” çaktı ayrılmadan önce. Tam kapıdan çıkıyordu ki Recep seslendi.
“Bana bak. Bir şey isteyeceğim senden.”
Döndü ayak parmaklarının ucunda yükselip duvar saatini söktü yerinden. Toz kalktı. Sinek ölüsü kimse fark etmeden salınarak yere düştü.
“Bunu denize atıver.”
Kamil cebinden çıkardığı mendille tuttu uzatılanı.
“Denize mi?”
“Evet. Mümkünse derine. Öyle kıyıda, çerin çöpün içine değil ha.”
Kamil başını anlamazca salladı. Konuşmadı ama. Dönüp gitti.
Recep duvara baktı. İki çivi deliği. Biri üst üste boyalarla neredeyse kapanmış, diğer tap taze, canlı. Saatin kirli izi kararmış solucan gibi süzülmüş kalmış.
“Kurtuldum ulan senden. Sen de geçtin gittin işte bu hayattan.”
Arkadan gelen kanat seslerine aldırmadı Recep. Dönüp bakmadı bile.

-Yuvada açlık

Bu açlık hiç gitmeyecek bela mıydı şehrin üzerinde? Bahar gelir, etraf şenlenir ama yaz deyince pislik, kokuşmuş çöp, bozulmuş yemek sökün eder; boca olur adam boyunca. Oysa güzeldir bu evlerin, televizyon antenlerinin, Allahın minarelerinin arasından uçup gitmek, denizden gelen havayı kanatlarına yastık edip tembel daireler çizmek. Bir de şu açlık olmasa.
Kumru Kamil buna benzer fısır fısır konuştu kendi kendine. Eski kilisenin damındaki yuvasında bir o kanadını bir öbürünü açtı kapattı sırayla. Çatının ucuna kadar badi adımlarla yürüdü. Güneş iğneleriyle gözünü aldı. Aşağıda, bu uçurumun dibindeki arabalara, yürüyen kalabalığa, parlayan camlara baktı. İç geçirdi. Bıraktı kendini boşluğa.
Uçtu, uçtu, uçtu…
Sonra aşağıdaki kırmızılık gözünü aldı.
“Ulan, bu da nesi be!” deyip alçaldı.
Trafik durmuş, kornolar durmadan ötüyordu. Başı bağlı kadının biri eli ağzında bağırdı. Dükkânlardan adam boşaldı.
“Kaçtı, kaçtı…”
“Oraya, sıktı da gitti. Atladı duvarın üzerinden.”
Kırmızlığın içindeki adam siyah arabanın yarı açık kapısının önünde boylu boyuna uzanıyordu. İki koyu lekeden yayılan ılık renk asfalta akmıştı bile.
Bağırış çağırış artınca ürktü Kumru.
“Neme lazım,” dedi yükseldi.
Tam o sırada havada daireler çizen bir kâğıt parçası geldi yapıştı yüzüne.
“Vay anasını bellediğim.”
Gagasının ucuyla yakaladı namussuzu. Bırakmadı ama. Aldı götürdü yuvasına. Ayak tırnaklarının ucuyla açtı kâğıdı. Okudu.
“Çirkin Seyhan’ın abisinin selamı var sana…”
Tekrar baktı yazıya Kumru Kamil. Sonra gagasıyla küçük küçük parçalayıp yedi. Açlık bu başka şeye benzemez.
“Allah Allah! Ne fenayız hepimiz,” dedi.
Bir de türkü tutturdu.
Gördüğüne inanma gördüğüne inanma sen
Gördüğüne inanma gördüğüne inanma sen
Gördüğüne inanma gördüğüne inanma sen
Gördüğüne inanma gördüğüne inanma sen.



Ahmet Büke
26 Ağustos 09

notos 18

28 Ekim 2009 Çarşamba

lamelif

Bugün babalarımızdan konuşacağız. Sandalye, bay karafatma, melamin tabak ve belki ben -bir ihtimal ben; emin değilim yoksa anlatacaklarımdan-

Diğerlerini es geçiyoruz. Zira yatak'la aramda mahrem bir durum var. Kaşık efendi zaten konuşma taraftarı değil. Hela'cım olmaz da olmaz.

"Ben" belki dedim ya işte. Israrcı olmayalım bu konuda.

İlk söz bay karafatma'da.

BK: Aradığım kelime hüzündü. Babam hüzünlüydü. Başını göğe kaldırıp mızıldanırdı. İşret günlerini mi hatırlardı yoksa fethe çıktıkları o deliklerden boşalan coşkuyu mu kaybetmişti, bilmiyorum. Ama bir ıslaklık var bizde. Tüy tenimizden çıt kırılan kabuğumuza kadar inen nemle doluyuz. Yağmur damlacıklarını biriktiriyoruz kın kanatlarımızın arasında. Babam erken vazgeçti bu ülkeden ve hayattan. Kavanozlardan damlayan bal göllerine hiç utanmadan sarılmamızı diledi. Babamız hızla vazgeçti sevmekten bizi. Daha acısız bir veda için miydi bu, bilmiyoruz.

M: -melamin tabak- Bir terek hikâyesi benimkisi. Çivi çıktı yuvasından, çıta ucundan açıldı; bütün raf mozaik tezgaha düştü. Kaybettim babamı erkenden. (Daha fazla konuşamadı. Gözlerinden krem rengi damlalar. Eliyle teybi kapatın işaret...)

Sandalye: Kavak çabuk çürür. Birkaç güne kalmaz beni duvara atıp kırarsın. Yenisini istersin gardiyandan.


Benim babam omuzu güçlüydü. Çırasından yakardı kendini. Gücü yetse betonu yerdi biliyorum. Demirleri salyasıyla ayrıştırır, zehirli dumanını göğe savurup beni çıkarırdı bu DEVlet koruganından. Herkes dağılsın şimdi, şenlik lambaları cız bız söndü. Yağmur var dışarı diyorlar. Kendimden başka herkese inandırabilirim bunu. Benden alamayacakları tek his bu: havan çanağında sert kabuklu bir umut.

(28ek.)

27 Ekim 2009 Salı

ayın

İhanet ne ola ki? Kanırtarak çıkarıldı bütün çiviler. En son sabahımda görmüştüm. Dışarıdaydık hepimiz. Gök güzel, bulutlar dağınıktı. Şarkıdan şarkıya geçen iki küçük kuş sigaralarını akasyanın dalında söndürdü. Bildiğimizin dışında başka zaman vardı ve biz onu konuşuyorduk. Tersine bir dil kurulabilirdi. "Fil" deyince su çeken sokak çocuklarını bilirdik; "aşk" toprak altındaki yumruları kontrol edip, tek tek çizen baklayı anlatabilirdi. Su çekerken kirli ayakkabıları taşan, öfkeli, korunaksız ve annesiz üç çocuk kapıaltına kadar uğurladı beni. Uzun kâğıtları imzaladım ben. Kaşım açılmıştı. "İçindeki hiç kapanmayacak ama," dedi fırça saçlı olanı. "İçten dikiş atılmaz." Bunu bilmiyordum. Güneş açarken susadım aniden.

ş.

Sert bir el istiyor zaman zaman. Tutup omuzlarından çeksin. Fırlatsın sonra duvara. Derisinin hemen altında zorlu kabuğu var. İstiyor ki onu çatırdatıp kırsın. Öyle de maharet göstersin, ezilmesin içi. Öyle sert olsun istese de okşayamasın onu. Çizikli parçaları olsun ama kırıldıkça ferahlasın. Acımak istiyor zaman zaman. Canı yansın.

“Kalem, kâğıt” diyor.

“Yaz bunları.”

Güneşli divana oturduk. Elleri çok soğuktu. Aramıza palto koydum. Altından uzanıp dokundum. Şehir görmesin diye. Kaçak yaşamak neymiş öğrendim. Hep gölge arıyor insan ardına saklanmak için. Şehir onu tanımasın istiyor. Yabancı gibi dolanmak, her gün gördüğü sokaklarla ilk kez tanışmak istiyor. Onu ısıttıkça ben üşüdüm. Sonra masada duran adisyonun arkasına yeni bir dil uydurdum.

sipas mahu: sevgili açlığım,

asdu E’rk’wê Melantia: şimdi sizinle Melantia’ya gitmeyi öneriyorum. Ahşapları arap sabunu kokan bir evim olacak. Annem ve büyük halam olacak içinde. Küçük memuriyetim olacak. Babam son vapurla İsrail’e hareket etti. Dönmeyecek. Odam ince el halılarıyla kaplı. Yalın ayak gezmeyi yakıştıramam kendime. Ekmeğimizi mutlaka küçük parçalar halinde yeriz. Asil bir aileyiz. Şimdi siz bakmayınız bu yoksulluğumuza.

Şimdi bütün bu manasız hikâyeleri yazarak saklanmaya çalışıyorum. İstiyorum ki ona dokunurken kimse bilmesin. Ve elimden tutup bu güneşli avludan çıkarsın ve büyük, sıcak odasına götürsün beni. Sert bir el istiyorum. Soyarken derimi de alsın. Utancımı ve günahlarımı da kırsın. Ama içimi ezmesin. Öyle maharetle dokunsun ki kanatırken iyi de etsin.

(eski.)