1 Şubat 2011 Salı

ne güzel

Ne güzel bir mahallede doğdum ben.
Pencerelerimiz çam denizine açılırdı. Çatıda her bahar kırlangıçlar saç arılarının vızıltıları arasında yuvalarını yapardı. Bahçede çeşme, çeşmenin başında şeftali, yerde beyaz çiçekler içinde ekşi yoncalar, ileride baklalar, zeytinin yanında ıhlamur, ayva, iğde ağaçları. Alçak komşu duvarlarımız vardı. Dizlerimi dayayarak çıkar, dünyayı izlerdim.

Ne güzel dedem vardı.

Küçük İbramfendi. Her sabah pantolonunu, gömleğini kendi ütüler, kravatını aynanın karşısında bağlardı. Fötrünü düzeltir, yanaklarımdan öperdi. Kahverengi takımlarıyla uzaklaşırken arkasından bakardım.
Ne güzel puf börekleri yapardı babaannem.

Ellerini dirseklerine kadar limon kabuğuyla ovar, yavaşça dökerdi ılık suyu una. Hamur onun ellerinde susar, gözenekleriyle yeniden doğardı. Küçük tencere kapağında kestiği parçaları kızgın yağa dökerken kumrular öterdi asma çardağımızda.

Ne güzel yıkardı annem beni.

Termosifon zeytin kütüğü, çam çırasıyla dolu. Gür gür yanıyor. Saf zeytinyağından sabun. Akhisar’da kostiklenip kalıplanmış. Anane kokusu sinmiş üzerine. Maşrapadan su dökülürken banyonun küçük penceresine konan serçe tıpırtıları gelir.

Ne güzel kuzum vardı.

Arka bahçede kuzu damı. Briketten duvara dayalı alçak çatıya kırmızı kiremitler dizilmiş. Üzerinde asma çardağı geriliyor. Babamın biricik üzümleri. Damın içinde kuzum. Kulaklarının ucu kara, gözleri kara, arka ayakları bileklerine kadar kara. Ben herkesin öleceğini bilmiyorum, o kesileceğini bilmiyor. Seviyor beni. Tuz yalıyor avucumdan. Sıcak ıslaklığını bırakıyor geriye. Koşuyorum o da seğirtiyor ardım sıra. Duruyorum usulca süsüyor dizlerimi. Sonra başını kaldırıp bana bakıyor. Kokusunu kokuma karıştırıyor.

Ne güzel halam vardı benim.

Nurhayat Halam. Adı gibi ışıklar içinde gülerdi. Kapının eşiğine çıkıp seslenir.

“Semiha, huuu Semihaaaaaa…”

Ben koşardım herkesten önce.

“N’oldu hala?”

“Gel halam. Reçel yaptım. Götür annene.”

Şıpıdık terliklerle onlara doğru koşarım. Halam nalınların üzerinde, elini güneşe siper etmiş tabağı bana uzatır.

Tam da o anda arka bahçeden Selçuk Amcam elinde ince sigarası, elleri arkada yürüyerek çıkar.

“Ne o ulan deyyus?”

“Size geldim Selçuk Amca. Reçel yapmış halam.”

“Afiyet olsun. Bir çuval şeker aldım, halan reçel fabrikası kuracak bu sene.”

Halam kıkırdar.

“Aman Selçuk laf mı şimdi bu?”

Selçuk Amcam da güler. Bıyıklarını sıvazlar. Çok yakışıklıdır o. Ayhan Işık gibi ayni.

“Selçuk Amca benim kuzu var ya…”

“Eee?”

“Dört ayağının üzerinde zıplıyor vallahi.”

“Bak sen. Yoksa Laz Osman mı öğretmiş ona horon tepmesini.”

Ne güzel günlerim vardı benim.

Ben “geçen gün ömürdendir” türküsünü bilmiyordum. Onlar benim büyüyeceğime inanmıyordu.


Ahmet Büke

3 yorum:

aglea dedi ki...

merhaba,

"ne güzel" yazmışsınız. bu günümü telaşından koşturmacasından gürültüsünden hırsından pasından kurtarıp tertemiz yaptı çocukluğunuz...

teşekkürler

Adsız dedi ki...

nurhayat halam...takunyali bilge. ben simdi yazdiklarini hatirlamadim ahmet abi, tekrar yasadim. termosifon suyuyla fosur fosur yikandim. nurhayat hala yine "Kiziiimm! dik dur, kambur olucan" dedi. Evinizin onundeki cesmenin zincirli masrapasindan suyumu ictim. Laz Osman "Emineemm de Eminem!" diye bir Karadeniz turkusu patlatip Saniye'sini ifrit etti...
Sen yazdikca ben cocuklugumu daha cok ozluyorum. Sansli veletlermisiz.

Ümit Aşçı Çini dedi ki...

bence büyümüş olsan yazmakla işin olmazdı...ne güzel büyümemiş olman:)