Her sabah arabasıyla geliyor fabrikaya. Ben çayhanede ikinci sigaramı yakmak üzereyken hızla içeri giriyor kapıdan. Sert freniyle duruyor. İnmeden önce dikiz aynasında saçlarına bakıyor. Radyoyu kapatıyor. Kızar gibi çekiyor arabanın kapısını. Koşar adım içeriye giriyor. Kimseye bakmadan ilerliyor koridorda.Mühendis hanım.
Esmer.
Yanık buğday kokusunu bırakıyor arkasında.
Patronun gözdesi, diyorlar.
Siyah gözleri, boynunda siyah bir kolyesi var.
“Metin Gürcü, siz misiniz?”
“Evet, benim.”
“Ustabaşı iki defa şikâyet etti sizi.”
Sigarayı benim kadar içiyor galiba. Kahve fincanını tutan eli sinirle titriyor.
“Bakın Metin Bey, bu fabrikada böyle işlere izin vermemiz mümkün değil. Ben patrona henüz hiçbir şey iletmedim, önce sizinle konuşmak istedim.”
“Ela Hanım, ben sorun çıkaran birisi değilim. O ustabaşına işimi nasıl yaptığımı sorabilirsiniz.”
Şimdi iki elini de yumruk yapıyor.
“Sorun iş değil.”
“Biliyorum iş değil. Ama…”
“Bakın buraya sendika konusu giremez. Bilmem anlatabildin mi?”
Arkasına dönüp çantasına uzandı. Parlak metalden küçük boy termosu çıkardı, titreyen parmaklarıyla fincanında eksilen sıcak kahveyi tamamladı.
Esmer kadın. Güzel.
Ertesi gün muhasebeden çağırdılar.
Şimdi her sabah deniz kenarında iniyorum. Kayalıklara uzanıyorum. Güneş ve mavi gökyüzü var üzerimde. Martılar çok sevmedi beni. Uzaktan geçip gidiyorlar.
Yaz sonunda doğru yavaştan iş bakmaya niyetliydim. Param bitmek üzereydi. Ama güneş güzel hâlâ. Kemiklerim benden memnun.
Arkamdan gelen tıkırtılara kulak kabarttım.
Ela, esmer ve güzel mühendis, açık renk eşofmanıyla kayaların üzerinde yürüyor. Elinde telefonu.
“Senin Allah belanı versin. İşini de al başına çarp.”
Telefonu hırsla denize fırlattı. Olduğu yere çöküp ağlamaya başladı.
Kalkıp yanına doğru yürüdüm. Sırt çantasından küçük termosunu çıkardı. Titreyen parmaklarıyla açtı. Kafasına dikti.
“Onda kahve yok değil mi?”
“Sen kimsin be?”
“İçki içiyorsun sen.”
“Bak şimdi polis çağıracağım. Defol git başımdan.”
Uzanıp elinden çektim termosu. Yanılmamışım esmer bir kanyak var içinde. Derin bir yudum aldım ve kokladım.
Yanına çöktüm.
Uzaklara baktık. Arada hıçkırıyor hâlâ.
“Seni de mi çıkardı işten?”
“Ya, sen neden konuşup duruyorsun benimle. Kimsin Allah aşkına?”
Saçlarını topladı.
“Domuz herif, domuz herif,” diye mırıldandı içinden. Kollarına kapaklandı. Öğürdü ağlamasının arasında.
Termosu uzatıp dokundurdum omzuna. Kafasına dikti.
“Ela,” dedim. “Üzülme sana iş mi yok?”
“Sen ismini nerden biliyorsun?” dedi. Gözleri kızarmıştı.
Yeniden denize baktım.
“Zaten o herif seni sevmiyordu.”
Hırsla kalktı. Arkasına bakmadan yürüyüp gitti.
Geride kalan termosu aldım. Tek damla kalmamıştı.
Kalkıp denize doğru fırlattım. Ama kayaları geçemedi. Şaşkın bir martının ayaklarının dibine düştü. Kuş yan yan baktı bana.
09.09.2010
0 yorum:
Yorum Gönder