Bugün babalarımızdan konuşacağız. Sandalye, bay karafatma, melamin tabak ve belki ben -bir ihtimal ben; emin değilim yoksa anlatacaklarımdan-Diğerlerini es geçiyoruz. Zira yatak'la aramda mahrem bir durum var. Kaşık efendi zaten konuşma taraftarı değil. Hela'cım olmaz da olmaz.
"Ben" belki dedim ya işte. Israrcı olmayalım bu konuda.
İlk söz bay karafatma'da.
BK: Aradığım kelime hüzündü. Babam hüzünlüydü. Başını göğe kaldırıp mızıldanırdı. İşret günlerini mi hatırlardı yoksa fethe çıktıkları o deliklerden boşalan coşkuyu mu kaybetmişti, bilmiyorum. Ama bir ıslaklık var bizde. Tüy tenimizden çıt kırılan kabuğumuza kadar inen nemle doluyuz. Yağmur damlacıklarını biriktiriyoruz kın kanatlarımızın arasında. Babam erken vazgeçti bu ülkeden ve hayattan. Kavanozlardan damlayan bal göllerine hiç utanmadan sarılmamızı diledi. Babamız hızla vazgeçti sevmekten bizi. Daha acısız bir veda için miydi bu, bilmiyoruz.
M: -melamin tabak- Bir terek hikâyesi benimkisi. Çivi çıktı yuvasından, çıta ucundan açıldı; bütün raf mozaik tezgaha düştü. Kaybettim babamı erkenden. (Daha fazla konuşamadı. Gözlerinden krem rengi damlalar. Eliyle teybi kapatın işaret...)
Sandalye: Kavak çabuk çürür. Birkaç güne kalmaz beni duvara atıp kırarsın. Yenisini istersin gardiyandan.
Benim babam omuzu güçlüydü. Çırasından yakardı kendini. Gücü yetse betonu yerdi biliyorum. Demirleri salyasıyla ayrıştırır, zehirli dumanını göğe savurup beni çıkarırdı bu DEVlet koruganından. Herkes dağılsın şimdi, şenlik lambaları cız bız söndü. Yağmur var dışarı diyorlar. Kendimden başka herkese inandırabilirim bunu. Benden alamayacakları tek his bu: havan çanağında sert kabuklu bir umut.
(28ek.)

0 yorum:
Yorum Gönder