2 Eylül 2009 Çarşamba

Son “Avlularımız” Kortejo'lar Solarken

Hayat her yerde olduğu gibi İzmir’de de o bildik devriyle çalıp duruyor.

Her sabah gök kızarıyor, oradan Körfez’e düşüyor kıvılcım; derken sular tutuşuyor ucundan.

Vapurları çözüyorlar, Kemeraltı’nda dükkân önünü ıslayıp süpürüyor bir çırak. En yaşlı Yahudi’den on kat daha yaşlı boyoz, fırından tablalara oradan yoksul Kürt çocuklarının omuzuna, en sevdiği arkadaşları kumru ve gevreğin yanı başına düşüyor.

Haşlanmış yumurtayla yiyoruz biz onu Pasaport’ta; parmaklarımızı da yalarız daima. Üstüne radyoda Müzeyyen Senar yakalanır bazen.

İzmir’in içinde civanım aman kurulur Pazar
İzmir’in çapkını yelelelellim aman pazarı bozar
Eğri giy fesini civanım aman değmesin nazar.

Şimdi bu eski taş plağı yani “çekirdeksiz nar da gelir” Güzel İzmir’imizi yeniden çalsak, o meşhur “aileevlerini” dinleriz belki de.

Ah, aileevleri! Eski İzmir’in dört yanında açan o Babil kuleleri.

Türk edebiyatının en delikanlı, en İzmirli kalemlerinden Tarık Dursun K. böyle diyor aileevleri için: “İzmir büyük bir aileevi gibiydi. İçinde de bin bir dilin konuşulduğu Babil kuleleri…” Yani, Boşnak Doğan’la Kürt Memo’nun yanı başında Yasef Usta ile selamlaştığı, Türkçe, Rumca, Boşnakça, İbranice şarkılar ve küfürlerle yüzyıllık taşların yıkandığı o avlular.

Tarık Dursun, en güzel İzmir anlatılarından biri olan “Rızabey Aileevi” romanında işte o taşlık ve avlulardan çıkan yoksul insanların hayatla çaresiz kavgasını anlatmıştı.

Aileevleri İzmir’in kadim hikâyesinin en eski duraklarından biridir.

Yaklaşık beş yüz yıl önce yurtlarından, İspanya’dan kopup gelen Sefarad Yahudileri beraberlerinde kendilerine özgü bir yaşam ve mimari biçimini de getirdiler. Kendi dillerinde “Kortejo” yani avlu anlamına gelen yapılar kurarak ortak hayatın temelini attılar.

Bizim önce“Yahuthane” ardından Aileevi diyerek İzmirli ve “bizden” yaptığımız bu yaşam alanları aslında çok sayıda ailenin bir bina vücudu içerisinde beraber yaşamalarının karşılığıdır. Buralarda bireysel yaşam, kamusal alan içerisinde kendi özgün yapısını bularak kaynaştı ve adeta komünal hayatın basit formunu oluşturdu.

Tek cümle kapısından girilen avluda gündelik yaşamda yer alan yemek pişirme, çamaşır/bulaşık yıkama, elişi yapma, yemek yeme, tıraş olma, çocukları hazırlama gibi gündelik eylemlerin hepsi ortak alanda yani kortejo'da gerçekleşirdi. Yine her aileevinin avlusunda temiz suyun karşılandığı serin kuyusu vardı. Avluyu çeviren üst katlar ise aileler için ayrılmış özel yaşam alanları yani odalarla çevriliydi.

Beraber yemek pişirme, pişeni ortaklaşma, beraber dua etme, sevinci ve tasayı paylaşma üzerine kurulu bu yaşam “göçmen” gelen Yahudiler için öncelikle güvenli ve huzurlu bir hayat alanı yarattı.

Ancak bu yaşam alanları hep böyle kalmadı elbette. Yavaş yavaş kentin ruhunu kendine kattı ve İzmirlileşti.

Zamanla maddi durumları iyileşen Yahudiler Kortejo’larından ayrıldıkça yerlerini her milletten kentli yeni yoksullar doldurdu. Fakat bu değişim ortak yaşama kültürünü zedelemedi aksine daha da renkli ve canlı hale getirdi.

Bakın İzmir’in zamanında en hoş simalarından biri olan Boşnak Enver, İzmirli yazar Yaşar Aksoy’a nasıl anlatıyor bu evleri.

“Aileevlerinde ise dostluk, yardımlaşma, hurra gürra vardır. Anladın mı? Yan evden gelen çorba kokusu öteden gelen pilaki kokusu karışır, yanı başındaki Avramiko buz gibi karpuz kesmiştir, ortasından bölüp sana uzatıverir. Az sonra elinde tepsisiyle Mefharet’in kızı pişi dağıtmaya başlar. Dümbelek sesine Müzeyyen Senar karışır, ötede düğün vardır, davullar çalınır, zurna ötüp durur, deniz kıyısına bakan penceresine ilişmiş Marika ise İstavroz çıkarır... Komşuluklar, dostluklar, aşklar, kıskançlıklar, nefretler, evlenmeler, cinayetler hep bu aile evlerinde birlikte yaşarken olup biter. Koca bir akrabalar sülalesi düşünün. İşte burada herkes akraba gibidir. ”

İşte bu renkli dünya 1950’lı yıllardan itibaren solmaya başladı. Yoksul İzmirli Yahudiler neredeyse göz açıp kapayana kadar İsrail’e göç etti. Ardından azınlıklar İzmir’i terk ettiler. Kahkaha ve hıçkırıkların şenlendirdiği avlular hızlı kentleşmenin getirdiği acımasız terk ediş ve yıkıma karşı duramadı; birer birer anılarımızın eski duvarlarının ardına çekildi.

Şimdilerde son kalan aileevleri yine kentin en yoksullarını barındırıyor. Çoğu yıkılmak üzere.

Gidecek yeri kalmamış, yaşamın kıyısından dahi kovulmuş, yoksullukları yüzünden kamu idaresinin istatistiklerinden bile çıkarılmış bu insanlar hâlâ o çatılar altında titreyen umutlarını söndürmemeye çalışıyorlar.

Bu “en” yoksulların bir kısmı eski aileevlerini ve eski komşularını hatırlıyorlar. Yani bir ömürdür aynı evlerdeler. Diğerleri ise çatışmaların, göçün, hayatın insafsızlığının ve kimsesizliğin dalgaları arasında buralara düşmüşler. Her yağan yağmurla biraz daha eriyen, yıkılan, gün geçtikçe solan son aileevleri onların da belki son sığınağı.

İzmir ise aileevlerini ve içinde yaşayanları çoktan unutmuş.

Ama bu sırt dönüş aslında sadece yoksulluğa yönelik bir umursamazlık değil; ortak yaşamaya ve çok renkliliğe dair de bir “hafıza kaybı”. Ve böyle bir unutma aslında bütün insanlığın, hepimizin yoksullaşması değil mi?


Ahmet Büke


Fotoğraflar: Birol Üzmez


*Birol Üzmez'in Kortejolar-Aileevleri Fotoğraf Sergisi, 7-17 Ekim 2009 Abacıoğlu Han, Kemeraltı

3 yorum:

bucera dedi ki...

İlk defa birkaç yıl önce okuduğum bir kitapta rastlamıştım sefaradlara.Biraz gururla okumuştum. Yahudileri İspanya’dan kovulunca koskoca Avrupa alamamıştı .Bilmem kim ile yapılan evlilik sonucu güçlenen İspanya kral ve kraliçelerinden korkmuş lardı. Osmanlı kapılarına kadar sürülmüşlerdi.Ben İstanbul ayağını biliyordum Balat civarına yerleştirilmişlerdi.Hatta yaşlı bir hastam olmuştu kapalı çarşıda esnaf heyecanla sefarad olduğunu öğrenmiş hala İspanyolca bilmesine şaşmıştım.’’Bizim İspanyolca biraz değişik tabii’’diyordu
Ahmet'in etkileyici anlatımı ile İzmir ayağını da öğrenmiş ,500 yıllık kültürün hüzünlü dönüşümünü okumuş olduk .Kalemine sağlık

Elestirel Gunluk dedi ki...

Izmir'in zenginligine zenginlik katacak kalemlere ne kadar da ihtiyac oldugu sizin kelminizden damliyor. Devam... devam

Birol Üzmez dedi ki...

HUZUR VE HOŞGÖRÜ LİMANI
2 Ağustos 1492 gece yarısı, İspanya'nın güney sahilinde nispeten küçük bir liman olan Palos'ta Kristof Kolomb'un üç gemisi Amerika kıtasının keşfi ile sonuçlanacak yeni bir sefer için demir alırken önemli sayılan limanlarından Cadiz ve Sevilya kendilerini kurtaracak birilerini beklemekte olan İspanyol Yahudileri "Sefaradlar" ile tıklım tıklım dolu idi.

İspanya Kralı Aragon'lu Ferdinand ile Kraliçe Kastilya'lı İzabella 31Mart 1492 de imzaladıkları "Kovma Fermanı" ile "Kralık sınırları içinde yaşayan Yahudilerin, karılarının, çocuklarının ve hizmetkarlarının, yaşları ne olursa olsun... Katolikliği kabul etmelerini... " istiyor, aksi halde "... iyice düşündükten, salim kafa ile mütalaa ettikten sonra emrediyoruz ki Krallığımızda yaşayan tüm Yahudiler kovulsun ve bir daha hiç dönmesinler... " diye buyuruyordu. Bir kısmı -kerhen de olsa- din değiştirirken, inançlarını ve geleneklerini feda etmektense evlerine, mallarına, ölülerine veda etmeyi yeğleyen çoğu Yahudiler sığınabilecekleri bir yurt arıyordu.
İşte, birçok ülkenin bu göçmenleri topraklarına kabul etmeye yanaşmadığı bir ortamda, Akdeniz'in diğer ucunda bir hükümdar, Sultan II. Bayazıd, aniden yersiz ve vatansız kalmış bu insanları ülkesine davet ediyor, kendilerine kucak açıyordu.
Yahudilerin Anadolu'da mevcudiyetleri Sefaradların göçünden yüzyıllar öncesine dayanır. Ege Bölgesi eski kent kazılarında bulunan bazı kalıntılarda yörede M. Ö. 4. yüzyılda yaşamış Yahudilere ait bilgilere ve yerleşim bölgelerinin varlığına rastlanmıştır. Tarihçi Jozef Flavius, ünlü düşünür Aristo'nun "... Ön Asya seyahatlerinde kendileriyle görüş alış verişinde bulunduğu Yahudilerle konuştuğunu... " yazar.

II. Bayazıd Eyalet Valileri ile Sancak Beylerine gönderdiği bir fermanla "... Yahudi göçmenleri geri çevirmek şöyle dursun hiçbir zorluk çıkarılmamasını, tam bir içtenlikle karşılanmalarını, aksine hareket ederek göçmenlere kötü muamele yapacakların veya en ufak bir zarara sebebiyet vereceklerin cezalandırılacağını... " buyuruyordu.
İspanyayı terk edenlerin bir kısmı önce komşu ülke Portekiz'e yerleşti. Ancak aradan 4 yıl geçmeden, İspanya Prensesi ile evlenen Portekiz Kralı Manuel 5 Aralık 1496'da imzaladığı fermanla "...Yahudilerin ve Müslümanların ülkeyi on ay içinde terk etmelerini..." ilan ettiğinde oradan da ayrılan Yahudilerin büyük bir çoğunluğu yine Osmanlı İmparatorluğuna sığınıyor, daha önce gelen din kardeşleri gibi Türkiye'yi vatan seçiyorlardı.
Akdeniz korsanlarının eline düşerek hayatlarını kaybedenler ile Kuzey Afrika sahillerinde Fas ve Protestan olduğundan Katoliklere hasım olan Hollanda'ya yerleşenler dışında İberik Yarımadasını beş yıl içinde terk eden Yahudilerin büyük çoğunluğu Türk topraklarında kendilerine sadece emin bir sığınak değil, fakat yeni bir vatan buldular.
Papalık kontrolüne girmesinden sonra 1537'de Apulya'dan kovulanlar, 1542'de Ferdinand'ın Bohemya'dan ülke dışı ettikleri, 1881-1891-1897-1903 pogromları ile 1907 Bolşevik ihtilalinde Rusya'dan kaçanlar Edirne'ye, İstanbul'a, Selanik'e ve ülkenin diğer kentlerine yerleştiler.