17 Eylül 2009 Perşembe

günah tohumu

Göbeğindeki doğum kordonu yeşermiş küçük bir fasulye tanesi gibiydi. Evirdim, çevirdim parmaklarımın arasında. Ölmeyeceğini, katmerleşip büyüyeceğini biliyordum. Çakıyla ensemi yarıp açıp içine diktim. Şimdi yağlı ve kat kat sallanan bir hörgücüm var. Çok güzel. Çok güzel…

Annem, “sen büyük suç işledin” dedi. Artık ne kadar yalvarsam da Allah cennetine almazmış beni. Günahsızları öldürdüm ben. En büyük suçumu ki o zaman fasulye tanesi kadardı, daha küçükken parmaklarımın arasında izledim.

Tahtadan kutu çakmıştı babam. Ağzında ince çiviler, çekici bırakıp düşünerek, kafasını kaşıyarak bütün Pazar öğleden sonrasını buna harcadı. Sonra içini eski kumaşlarla döşedi. Kutunun altına ince talaş serpti. Kapağının arasından sarkıttığı yirmi mumluk lambayı ve kordonunu dikkatlice inceleyip çalışıp çalışmadığına baktı.

On beş civciv geldi bize. Parlak tüyleriyle cıvıldadılar koridorda. Annem hemen kapıyı kapattı. Sarman dışarıdan miyavladı, mutfak penceresine atlayıp perdenin aralığından olup biteni izlemeye çalıştı. Babam mutlukla izledi onları. İki tanesi dedemin uzun saplı şövalye mızrağını andıran şemsiyesinin ucuna bağırsaklarını boşalttı. Annem elini ağzına götürüp kahkaha attı. Dedemi hiç sevmezdi. Son günlerinde mavi boklarla sıvanmış çarşafları salonun ortasına atıp bahçeye çıkmış ve şarkı söylemeye başlamıştı. Babam, dedemi sırtlayıp belediye hastanesine götürdü. Dedemden geriye şemsiyesi kaldı. Annem civciv pisliğini yer beziyle sildi. Uzaklaşanların kıçına dokunup arkadaşlarının yanına kovaladı.

Gece yatmadan önce babam hepsini tahta kutuya koydu. Lambayı fişe taktı. “Gel bak nasıl da toplaşıyorlar sıcağın etrafına” dedi bana. Gidip bakmadım.

Hep beraber bayrak törenini izledik. Annem halının üzerine düşmüş leblebileri topladı. Ters çevrilmiş terlik tekini düzeltti. Takvimin yaprağını kopardı. Arkasını okuyup televizyonun üstüne koydu. Babam yıkadığı ellerini ısıtmak için sobanın başına geldi. Havluyu dizlerine bırakıp iyice ılıyan borulara dokunarak kızarmış parmaklarını ısıttı.

“Kar durmuş. Ayaza çevirecek bu akşam” dedi.

Salonun penceresinden bahçeye baktım. Karanlığı delen ay ışığı, toprağı örten beyazlığın üzerinde parlıyordu.

Annem divanın örtüsünü toplayıp çarşaf serdi, yatağımı hazırladı.

Bütün ev karanlığa battı. Sobanın açık ağzından sızan soluk ışık, tavanı kenarları bozuk bir yirmi beş kuruluk kadar aydınlattı. Yan odadan babamın mırıltısı geldi. “Battaniyeyi de çek üzerime” dedi sanki.

Sessizlik.

Kasaba uyurken ben uyuyamıyordum. Uzaklarda şaşkın horozun biri öttü. Köpekler ürüdü.

Divandan indim. Ayaklarıma sıcaklık bulaştı. Eğilip dokundum. Kan. Salon kapısının altından akıp duruyordu. Koşup yastık kılıfımı çıkardım. Sonra çarşafı sıyırdım. İyice tıktım kapının boşluğuna. Fayda etmedi. Ben bezleri bastırdıkça fışkırıyor, ağzıma burnuma doluyordu. Çaresizce kapıyı açtım. Sıcak sıvı ayak bileklerime kadar yükseldi. Koridora çıktım. İçindeki solgun ışığın da kırmızıya kestiği civciv kutusunun yanına geldim. İçine baktım. Kuyunun ağzı burasıydı. Kan, derin bir gırtlağın içinden köpüklerle fışkırıyordu.

Uzanıp fişi çektim. Yatağıma koştum.

Sabahın ilk ışıkları dışarıdan buza kesmiş salon penceresinde parlarken annem uyandırdı beni.

Babam televizyonun yanındaki küçük sehpanın üzerinde kahvaltısını yapıyordu. Annem de yanındaki koltuğa oturdu. Ayaklarına geçirdiği patiğe baktı. Sobanın kovası değişmişti. Üzerindeki çaydanlıktan sıyrılan damlalar arka arkaya sıcak sacın üzerine düşüp patlıyordu.

Annem, “sen büyük suç işledin” dedi. Artık ne kadar yalvarsam da Allah cennetine almazmış beni. “Günahsızları öldürdün sen” dedi babam. “Fişi çekince hepsi donmuş kalmış”

Çayının dibini yudumladı. Ekmeği son kez ayva reçeline batırdı, ağzına attı. Annem soba borusuna kelepçeyle takılı çubuklara astığı havluyu aldı çaydanlığın sapından tutup mutfağa bulaşık yıkamaya gitti. Babam kıç cebinden çıkardığı tarakla ıslak saçlarını taradı. Yüzüme bile bakmadan çıktı. Dış kapının sesi ayakkabılarının tıkırtısına karıştı.

Annem tepside kahvaltıyla gelmedi. Önlüğümü giyerken de yardım etmedi. Yakalığımı yolda kendim ilikledim. Çantamda kaynamış patates ve gazete kâğıdına külah yapılıp ağzı buruşturulmuş tuz da olmadı.

Yolda elimi cebime atınca buldum onu. Fasulye kadar bir kan pıhtısı. Atıyor için için. Yaşıyor. Okulun tuvaletinde ensemi incecik yardım. İçine kapattım onu.

Yıllarca büyüttüm içimde. Yağlandı, pelteleşti. Katmerleşip kocaman bir hörgüç oldu.

Annem belediye hastanesinde ölmek üzereyken kolumdan tutup kendine çekti beni. “Neden öldürdün o civcivleri? O yıl on beş tane piliç yiyecektik biz. Karnımız doyacaktı bol bol” dedi. “Günahını nasıl taşıyacaksın sen?”

Annemi babamın yanına gömerken ensemdeki günah topunu söküp çıkardım. Kırmızı kan toplarıyla dolu o yağ bezesini kimse fark etmeden mezarın içine fırlattım. (17 Kas. 07)

Hiç yorum yok: