27 Ağustos 2009 Perşembe

Ne Fenayız Hepimiz

Üç gün oruç tuttum. Babam için. Baktım annem içlenip duruyor. Eli alnında divanın üzerinden karşılara bakıyor. Dalıyor uzun uzun. Dayanamadım sonunda. Gece geç vakit, arkasından mutfağa giriverdim. Şaşırdı bir.

“Hayırdır, oğlum? Çok mu tıngırdadım?”

Başımı salladım. Masaya oturdum. Kendine koyduğu çayı çektim önüme. Domates dilmiş, salatalığı dörde bölmüş kendince. Ekmek, peynir, haşlanmış yumurta, dünden kalan peynirli poğaça hep kendine göre.

“Yok, oruca kalktım yahu!”

Gözleri buğulandı biraz.

“Ama sen çalışıyorsun. Hem günler çok uzun ya evlatçım.”

Çayı ikiledi hemen. Ekmekliğe uzanıp hızlandı. Dolabı açtı. Soğuk yoğurt, soğuk kavun çıktı.

“Hay Allah. Keşke deseydin akşamdan. Böyle olmayacak şimdi.”

“Boş ver anne. Doyarım ben.”

Eskiden olsa geniş masada yerlerdi babamla. Çorba olurdu muhakkak. Babam derin ohlarla içerdi. Kıştı o zamanlar. Yattığım yerden doğrulunca sırtlarına aldıkları örme ceketleri görürdüm. Ekmek kızartırdı bir de annem harlattığı sobanın sacında.

“Eh, iyi oldu yine de,” dedi. “Böyle yalnız başına…” gerisini getiremedi.

Sonraki iki gece yine beraberdik. Çorba pişti ikisinde de. Kalbim derin derin ağrıdı ona bakarken.

“Anne,” dedim. “Ben artık kalkmayayım olur mu? Yeni sipariş aldı bizimkiler. Çok yorulacağım.”

Çatalındaki domatesi yarım bıraktı.

“Tabii oğlum. Sen işine, gücüne bak. Biz bütün gün evdeyiz. İşimiz kolay.”

“Biz” dedi yine.

“Babam için tuttum hem. Kızardı ya bana her Ramazan.”

Gülerek söyledim hâlbuki bunları. Ama o ciddiye aldı hemen.

“Yok kızmazdı. Hem…”

Çaya uzandı. Yarıladığım bardağı demle doldurdu. Anladım, ağlamamak için bir şeylere dokunmak istedi.

“Hem bir gün aç, açıkta bırakmadı bizi.”

İnsan annesine de yalan söyler mi? Ne siparişi, ne işi? İçten eriyen bal mumu topu gibi bizim işyeri. Bodrumda çalışan matbaa makinesinin sesi yukarıya yine geliyor ama herkes biliyor ki nafile. İş günden güne düşüyor.
Çocuklardan ikisine geçen gün yol verdiler. Muhasebedeki kız zarflara koydu haftalıklarını. Bana uzattı.

“Ben vermem,” dedim.

“Valla Haşim Bey’in talimatı.”

“Bana bak! Yerim o talimatı. Yalancı evde kalsın mı?”

İnsan ne kötü varlık. Biz ne kötüyüz. Onu acıtmasını nasıl da bildim. Haşim Bey odasının duvarına yaslardı ya onu. Fısıltılarını, soluklarını duyardım. Bir defasında, işler iyiydi o zamanlar, yüklü bir siparişi bitirince meyhaneye gitmiştik aşağıdakilerle beraber. Dili çözüldüydü Haşim Bey’in.

“Yaptıktan sonra yüzüne bakıyorum da, ne çirkinmiş diyorum. Başına vurunca insan gerçekten yoldan çıkıyor be çocuklar!”

Kız zırıl zırıl ağladı. Sonra gitti elini yüzünü yıkadı. Telefonu kaldırdı. İsimlerini söyledi. İki dakikaya geldiler soluk soluğa.

“Bunlar hesabınız. Ellişer lira da fazladan koydurttu Haşim Bey. Teşekkür etti. Yeni sipariş olursa ilk sizi arayacakmışız.”

Çocuklardan esmer olanı masanın önündeki sandalyelerden birine çöktü. Zarftaki paraları saydı. Öbürü hemen cebine koydu. Sonra bana döndü, boka bakar gibi dikti gözlerini. Önümdeki deftere eğildim. Alt alta dört uzun rakam yazıp toplamaya başladım. Hızıma inanamadım. Çıkanı çabucak ikiye bölüyordum ki çarpan kapının sesini duydum. Koşarak indiler merdivenden.

“Seyhan,” dedim. “Sen çok güzel bir kızsın. Biliyor musun?”

Yine ağladı. Gittim sarıldım ona. Neresi çirkin bu kızın? Saçları yasemin kokuyor.

“Aybaşında da senin çıkışını verecekler. Dün hesaplattı tazminatını.”

Ayaklarım dizlerime kadar pelteleşti. Ama belime sıkı sıkı sarılınca düşmedim.

“Yetişecek iş var diye şimdiden söylemediler.”

Saçları çok güzel kokuyor bu kızın. Parmaklarımı ağzına doldurup çektim kendime. Alt tarafım tutmuyordu ama nefesimi içine üfledim.

Gece annemin ışığına kalktım.

“Anne,” dedim. “Babam bizi hiç aç, açıkta bırakmadı, değil mi?”

Yok, desem de o saatte çorba pişirdi.

“Olsun oğlum. Sen çalışıyorsun. Tutma ne olacak.”

Sabah işe uğurladı beni. Bakkaldan gazete aldım. Kahvede açtım önüme iş ilanlarını. Boyacı çocuğun biri geldi. Dediğinin çeyreğine indirdim parayı. Söylenerek ayakkabılarımı boyadı.

İnsan dediğin ne fena bir şey.

5 yorum:

Boş Arsa dedi ki...

Ağlattın be beni...

Sait Faik kokusu sinmiş bu hikâyeye

lüzumsuz adam dedi ki...

doğrudur. hepimiz onun adasından geliyoruz nasılsa.

bucera dedi ki...

İçinde baba olan her hikaye torpillidir benim için bir de böyle güzel yazılmışsa nasıl dolmasın gözler?

ahmet h. erkan dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
ahmet h. erkan dedi ki...

nedenini bilmiyorum ama benim de gözlerim dolayazdı, iş yerinde olduğum için toparladım sanırım.

hakkaten ne fenayız be hepimiz.

bir de "evlatçım" lafı beni direk, taşrama, kınık'a, bergama'ya götürdü. artık böyle konuşanlar azaldığı için nostalji nesnesi olmaya başladılar.

sevgiler.