2 Haziran 2009 Salı

sarı rüya defteri 9

Büyük misafir odası buldum kendime. İki yüz adıma bilmem kaç adım. Enini kolay ölçtüm. Boyuna gelince sıkıldım. Taşlardan da sakındım ayağımı. Çakır çukur dolu ortalık. Ama temiz ve boş. Benim sayılır. Kapıda kocaman “Defin Hizmetine Kapalıdır. Dualarınızı Eksik Etmeyin” yazmışlar. Bir nevi kimsenin olmadığı misafir odası. Öyleyse herkesindir dedim ve ceketi attım en güneş alır, rüzgâr almaz köşesine. Boşluk dolu ağırlıklar geldi kondu yüreciğime. Hâlsizim. Hâlden anlarım ama. Sessizliğin kıymetini biliyorum burada. Gecelere düdüklü bir şapka geçiyor dışarıdan -duvarın üzerinden şapka kısmı görünüyor sadece- Onu biliyor ve sayıyorum. Ne kadar sessiz olursam o kadar benim olur bu misafir odası. Ya da herkesin. Uzun geceler boyu, bu çıtçıkmazlığı bahane ederek aslında, süreklilik konusunda düşünüyorum. Misal şu karınca. Sırtında, aslında ağzında demeliyim, taşıdığı çiğdem kabuğunu sayamadığım diğerleri gibi aynı yoldan yuvasına taşıyor.

Daha yavaş ve tane tane anlatayım:
Çiğdem kabuğu------------yuvaya taşınacak.
Çiğdem kabuğu------------her defasında tek bir karınca tarafından yuvaya taşınacak.
Çiğdem kabuğu-----------her karınca aynı yolu izleyecek.
Çiğdem kabuğu----------- bulunduğu yer---ana patikaya giriş---yol üzerindeki mermer kırığının üzerinden geçiş---ana patikanın devamına katılış---yuva ağzına varış.

Şimdi bütün bu süreklilik diyelim ki bir noktada kesiliversin. Mesela karınca mermer parçasına dokunur dokunmaz kendini yuvaya daha yakın mesafede ama yine asıl patikanın üzerinde buluversin. Peki, bu süreksizliği nasıl ifade edeceğiz?

İşte sessiz olan herkesin oturma odasında bunu düşünürken aslında zamanında süreksiz olduğunu anladım. En büyük kanıtı da ben değil miyim bunun?

Düdük ve şapka saati. Şimdi iyice sarınmalı ve susmalı.

Hiç yorum yok: