8 Haziran 2009 Pazartesi

sarı rüya defteri 11

Hadi hadi çok dağılmışım. Okudum da şöyle bir gözlerim nemlendi. İnsan anılarını kendi yaratır mı? Öyle aslında herkes için. Ama bende daha farklı. Heyecanlı mı? Değil. Acılı, hüzünlü, yırtık pırtık, kumlu, rüzgârlı? Bilmiyorum o kadar derinini.

Tepede buldum burasını. Sıcak bastırınca kuytudan çıkmam gerekti. Kan ter demeden yürüdüm. Etekleri uçuşan kızlar indi, kediler kaçtı önümden, güneş kaydı gitti. Yılmadım. Sonunda vardım düzlüğe. İki bulut ve ben.

Sedir Babanın yeri diyorlarmış. Tiril ferahlık aldı götürdü beni. Başımın üzerinde başka kırlangıç. “Merhaba,” dedim. Baş salladılar. Herkesin, hepimizin, bütün insanlığın hatta niyet eden mahlûkatın bile bir sediri varmış bu dünyada. “Dileyen, çeker getirir. Yatarız yan yana. İzleriz ovayı,” dediler.

Önce utandım biraz. Ne sedir, ne minder? Ellerime bakıp ağlayasım geldi. Meğer böyle aniden, bilmeden gelen içliler için idareten varmış damda. Onu çıkardılar. Birisi kiliminin altında duran eski minderi açtı benim için.

Kuruldum yanlarına. Rüzgâr, rüzgâr, rüzgâr. Sıcak hava yuvarlanıp gelene kadar yükünü düşürüyor. Bize kalan havai tarafı. Öyle yan yana uzandık. Ne sorgu, ne sual. Sedir Baba, toprağı bol olsun. Kulları mutlu. Topal olan şarkı söyledi. Bitmeden uyumuşum. Açtıydım gözlerimi çakırlı bir karanlık. En şefkatli çarşafı göz göz edip üzerimize örtmüşler. İğne deliklerinden sızan ışık değil de anne sütü mübarek.

Hiç yorum yok: