13 Mayıs 2009 Çarşamba

“ne zaman dönersin? ya, seni özlersem?”

Havalandırmadaki kalabalık ikiye ayrıldı. Bu şaşılacak kadar hızlı oldu. Filciler, çatıda geceleri büyük fil sürüsünün dolaştığına, zaman zaman acılı homurtular çıkardıklarına yemin ediyordu; domuz taraftarları ise yönetim binasının huzursuz bir domuz ailesi tarafından tamamen işgal edildiğine inanıyordu. Sinirler yay gibi gerildi. Filciler kırık kale direğinin arkasında toplandılar. İçlerinden bir kaçı öfkeyle yeri yumrukladı. Ağlayan kadın onları kutsadı ve ölümden korkmamalarını, azizlerin onlarla birlikte olacağını söyledi. Domuzcular ise büyük bir daire oluşturdular. Tam ortaya liderleri Osuruklu Kadın yürüdü. Aslında bu liderlik konusu da anında açıklığa kavuşmuştu. Kadın bunu hak ediyordu zira birinci katın penceresinden eğilip bağıra çağıra konuyu ortaya ilk atan oydu. Hemen iki yardımcı edindi. İntihar koğuşundan iki genç adam sağına ve soluna geçti. Oysa bu arada, filcilerde kimse ne baş ne de kıç olmuştu.

Osuruklu kadın, yakın adamlarıyla kale direğine doğru ilerledi.

“Sözcünüz kim?”

Filciler homurdandı. Yeri yumruklayanlar sustu sadece ve etraflarına mahcup ve suçlu bakındılar.

“Bu meseleyi çözmemiz gerek aramızda.”

Filcileri kutsayan kadın başörtüsünü sıyırdı ve kale direğine sarılarak yarım metre tırmandı.

“Suç işlediğinizi biliyor musunuz?”

“Ne suçu?”

“Bu insanları korkutuyorsunuz. Allah razı gelmez buna.”

“Kimseyi korkutmuyoruz.”

O anda Kadın adıyla ilgili şeyi yaptı. Uzunca osurdu. Yanındaki adamları açıldılar. Yüzünde yara izi olanı eliyle ağzını kapadı hatta. Ama diğerinin sert bakışları yaptığı hatalı hareketi anlamasına yetti. Yeniden esas duruşa geçti.

“Bizim inancımız bu. İdare binası domuz sürüsü tarafından ele geçirildi. Beş dişi, birisi doğuştan kalça çıkığı olan yedi yavru ve keçisakallı bilge yaşlı erkek. Bu inkâr edilemez.”

“Siz delirmişsiniz.”

“Evet. Ya siz?”

“Bu insanları rahatsız etmeyin artık. Baksanıza nasıl ağlıyorlar.

Domuzların temsilcileri, filcilere doğru baktılar. Filciler de buna katıldı. Birbirlerine baktılar, dokundular, herkes yanındakinin saçını okşadı. Yerleri yumruklayanlar uzun uzun öpüşmeye başladılar.

“Ağlamaları umurumuzda değil.”

Osuruklu kadın elleri belinde, yere sıkıca basıyordu.

“Hem sana ne oluyor? Sen onlardan değilsin. Sen buraya geldiğin günden beri inançsızsın. Bu bizim aramızda ve senin karışmanı istemiyoruz.”

Domuz grubu arkada sabırsızca kaynaşıyordu. Liderlerinin işaretini bekliyorlardı. Sonunda Kadın dönüp eliyle ilerleyin işareti yaptı. Havalandırma korkunç uğultularla inledi. Yerden kalkan toz terli bedenlere yapışıp kalıyordu. Domuz grubu ellerine geçirdikleri oturak kalaslarıyla, gözleri çakmak çakmak alev içinde düşmanlarına yaklaşıyordu. Diğerleri ise yerlerine çivilenip kalmış, avcıların tuzağına düşmüş bir fil sürüsü gibi ağlıyordu.

Kutsal Kadın kendini ortaya attı.

“Durun, durun! Bu işi yazıcıya havale edelim.”

Yazıcının adı duyulur duyulmaz ortalık sessizliğe büründü. Herkes biraz endişe, biraz da kızgınlıkla birbirine baktı.

“Olur, mu, bu iş?”

“Bizimle ilgilenmez bile.”

“Ya sinirlenirse?”

“Birbirimizi öldürelim, daha iyi bu.”

Osuruklu Kadın’ın bile omuzları düşmüştü. Yardımcıları anında kayboldular. İntihar koğuşuna gidip bileklerini kesmek için sakladıkları eski jilet parçalarını bulmaya koştular.

Şimdi burada kendimden bahsetmem gerekecek. Bu saçmalığı yapmalıyım yoksa kimse bundan sonrasını anlatamayacak.

Beni bir yıl önce yandaki hapishaneden getirdiler. Büyük hapishane ve bu tımarhane yan yana kurulmuş. İyi bir şey değil aslında bu. Çünkü hücrelerde atılan dayaklardan sonra aklını yitirenler asla içeriden kurtulamıyor. Etrafı dikeli telle çevrilmiş ve kuvvetli atların çektiği bir arabayla buraya taşıyorlar. Aslında buna hiç gerek yok. Duvarın üzerinden sallayıp tımarhanenin avlusuna da atabilirler. Ama bu töreni herkesin izlemesini istiyorlar. Özellikle benim gibi isyancıların arkadaşları için bunun acı verici olduğunu düşünüyor olmalılar.

İki omzum da çıkmıştı ve ayak bileklerim kırıklar içindeydi. Bu rağmen başımı demir parmaklıklara vuruyordum. Sonunda acı kabuklu bir nar gibi kütürdeyerek ikiye ayrıldı kafatasım. Bunu yapmaya mecburdum çünkü bütün plan orada duyuruyordu. Vücudum giderek aklıma karşı koymaya başlamıştı ve en sonun da acıya duyulan isyanın irademi teslim alacağını ve her şeyi berbat edeceğimi hissediyordum.

“Bu sabaha çıkmaz.”

Doktorlar konuştu başımda.

“Neden uğraşıyoruz ki? Çok öldü bunlardan burada. Bu salağın ayrıcalığı ne?”

Sonra haftalarca gözlerimin içine fener tuttular, oramı buramı kurcaladılar, dizlerime plastik çekiçlerle vurdular. Sonunda yaşayan bir ot olduğuma karar verdiler.

Dikenli telli arabaya bindirilirken son kez dayak yedim.

Gelişimin ikinci yılında birini öldürmek zorunda kaldım. Osuruklu Kadın’ın kocasını büyük banyodaki fıçılardan birine ittim. Ardından başını suyun altında tuttum. Belindeki uzun sopasını ve silahını aldım. Şapkasını alıp gece karanlığında havalandırmanın ortasına attım. Sabah bunu görenler anlayacaktı ki, burada artık kimse kimseye tecavüz edemeyecek. Bunu öylesine sessiz ve gizlice yaptığımı düşünüyordum ki, ertesi gün yatağımın üzerine bırakılan küçük hediyeleri görünce korkudan dona kaldım.

Osuruklu Kadın’ın bunu idareye uçuracağını ve başgardiyanın şapkasını bıraktığım yerde beni köpeklere parçalatacaklarını düşündüm.

Ama hiç ses çıkmadı.

Bir sabah gözlerimi açtığımda Osuruklu Kadın’ı başucumda gördüm.

“Size teşekkür ederim.”

“Bir şey yapmadım ben.”

“Ama beni sahipsiz bıraktınız. Şimdi kim canımı acıtacak? Bu öfkeyi nasıl taşıyacağım?”

“Sizi sevebilecek erkekler ve kadınlar var burada.”

“Siz olur musunuz? Bana vurabilir misiniz geceleri?”

“Mümkün değil.”

“Ben gelirim buraya. Yorulmanıza da gerek yok.”

“Olmaz.”

Ertesi gün, geldiğimden beri gizlice tuttuğum notlar kayboldu. Yaptığım ölümcül hatayı geç anlamıştım. Hapishanede her şey gizli kalabilirdi ama tımarhane de asla.

Sonunda teslim olmaya karar verdim. Hem fena da değildi bu. Onca yıllık ayrılıktan sonra yolumu buldum. Üstelik yatağıma geldiğinde osurmayacağına yemin etti ve bunu sonuna kadar tuttu.

Sonunda yıllardır beklediğim fırsat havalandırmada kopan fırtınayla geldi. Odamdaki küçük pencereden olan biten saçmalığı izlerken bütün başların bana doğru çevrilmesiyle içimdeki ışık parlayıverdi.

Osuruklu geldi; kapımın eşiğine oturdu.

“Gördün mü olanları?”

“Evet.”

“Herkes bu sorunu senin çözebileceğini düşünüyor.”

“Bu beni ilgilendirmez.”

“Kan akacak ama sonunda.”

“Bu olmayan bir şey değil ki.”

Dizlerinin üzerinde sürünerek yanıma geldi.

“Şimdi onları yensek bile, filciler mutlaka öldürür beni. Bunu mu istiyorsun?”
Başımı ellerimin arasına aldım. Gözyaşlarım biraz da mutluluktandı.

“İntihar koğuşunun boşaltılmasını istiyorum. Beş kişi seçin aranızda. Beş kazma ve kürek lazım bana. İdarenin bundan haberi olmamalı. Havalandırmada büyük bir kutlama düzenleyin. Tencere, tava, çöp kutuları, düdükler…”

İki saat sonra herkes hazırdı. Filciler boyadıkları yatak çarşaflarını başlarına geçirmişlerdi. Domuzcular ise yar çıplak ve heyecanlıydılar. Gözlerim Kutsal Kadını aradı. Yıkık kale direğinin üzerine tünemiş gözlerini siliyordu.

Yürüdüm. Kalabalık ikiye ayrıldı. Arkamdan Osuruklu Kadın ve seçilmiş diğer dört kişi gururla yürüyorlardı. Alkışlar, bravolar, çok yaşalar arasında intihar koğuşuna yollandık. Girişi geçip merdivenlerden sidik kokan zemine doğru indik. Şenliğin çılgınlığı uğultulu gürültülerle duyuluyordu.

İntihar koğuşunun kan lekeleri ve dışkılarla lekelenmiş zeminini gösterdim onlara.
“Siz seçilmişlerle uzun bir yolculuğa çıkacağız. Dünyanın dibindeki cehenneme doğru. Zamanı geldiğinde yanınızdan ayrılacağım ve ölü bilgelerle geri geleceğim. Sonra oturup konuşacağız ve bu meseleyi halledeceğiz.

Gösterdiğim yere kazmalarla saldırdılar. Dışarıda öyle bir cümbüş kopmuştu ki, çıkan sesleri biz bile duymuyorduk. Saatler sonra adi betonu kırdık. Altımızda eski kanalizasyon borusu uzanıyordu. Borunun üzerinde kocaman bir delik açtığımızda gece olmuştu.

Onları bırakıp pis kokan boruya süzüldüm. Yıllar önce ince düğümlerle dokuduğumuz ama benim işkence odasına gitmemle gümbürtüye giden kaçış yollarımızı buldum. Borunun içinde sürünerek hapishane tarafına geçtim ve daha önceden açtığımız delikten çıkarak içeri girdim.

Sabah karşı tımarhanenin paslı tellerle çevrili yüksek duvarlarından aşmak bizim için çocuk oyuncağı olmuştu. Giderken Kutsal Kadını da yanımıza aldık. Bizimle gelmemek için çok direndi. Onu sucuk gibi bağlamak zorunda kaldık. Buraya ait değildi. Belki derin koyaklarla çevrili ormanlarına döndüğünü her şeyi yeniden hatırlar, beresini yana yıkıp silahını kuşandığı günleri geri getirirdi.

Duvarı aşmadan önce Osuruklu Kadın’ı yanıma çektim.

“Bu meseleyi burada olmazsa gittiğim yerde mutlaka çözeceğim. Ama şimdilik birbirinize girmeyin. Belki de filler ve domuzlar kardeş kardeş yaşarsınız.”

“Kim bilir?” dedi.

“Ne zaman dönersin? Ya, seni özlersem?”

Başımı memelerinin arasına alıp öyle bir sarıldı ki, hapisten kurtardığım arkadaşlarım kafatasımdan çıtırtılar geldiğine yemin ettiler.


ahmet büke / 3 Eylül 07

Hiç yorum yok: