5 Mayıs 2009 Salı

Döverim Aslında Şerif Ali’yi


Sürahi havada uçuyor. İçinde fıstıklı şerbet var. Dönüyor dönüyor kafamın üzerinde. Elimi uzatıyorum kızamık şekeri oluyor her taraf. Kırlangıçlar yuva yapmış tavana. Evin içine nasıl girmiş bunlar diye soruyorum. Babam sandıydım onu, meğer öğretmenimmiş. Aman nasıl da utanıyorum. Elim yüzüm hep kalemtıraş artığı olmuş. Kara kara. Koşup kaçayım odadan diyorum ama ayağıma söğüt dalına sarılmış renk renk macunlar takılıyor.

“Raşit, oğlum… Raşit, hadi kuzum.”

Işık var. Çişim var. Kuşların kaçıp gidesi var. Duvarlara uçup içinden geçiyorlar birer ikişer.

“Raşit, kalk artık.”

Kafamı kaldırıyorum. Annem yatağın dibine çökmüş. Hamurlu parmaklarını bulaştırmadan bileğiyle alnını kaşıyor.

Rüyaymış hepsi.

“Of, çişim.”

Ellerim apış aramda koşarak helâya geçiyorum.

Yolda ninem karşılıyor beni. Abdest almış, peşkir elinde.

“Sıpa, akşam ayran sürahisini devirdin gırtlağında aşağıya. Yatağı göllemedin inşallah.”

Laf yetiştiremeyeceğim ona. Ama bacaklarımı kasıp duruyorum yine de. “Fıstıklı şerbet değil miydi o?”

Ninem gülüp ıslak elini yüzüme dokunduruyor. İçim ferahlıyor. Yine limon kabuğu ve taze naneyle ovmuş ellerini.

Oh, var mı böyle rahatlamak. Suyu açıyorum. Borular havalı korna gibi ötüyor. Ötsünler vallahi, duyurmasınlar çıkan sesleri. Dedemin lafıyla “Birinci sahra top bölüğü, ikinci takım, ateeeeş…”

Dönüşte aklımda yatağa uçup rüyaya devam etmek var ama annem mutfakta durduruyor beni.

“Hamur hazır. Hadi, bir koşuda fırına götür şunu.”

“Anne ya, dedem götürsün.”

“Aaa, ne ayıp. Kocaman adama ben nasıl derim.”

“Anne Şerif Ali’nin köpeği çıkmıştır kapıya. Dalar sonra beni.”

Annem dolabın arkasındaki oklavayı işaret ediyor. Hemen alıyorum mesajı. Çoraplarımı giyerken ninem elinde tabakla geliyor.

“Al iki lokma ye. Aç acına gönderiyor anan seni.”

Akşamki bal kabaklı börek. Oh, mis gibi kokuyor mübarek. İçi pul biberli, yufkası kağıt gibi kıtır.

Annem iki tahta gözü de ağzına kadar dolu ekmek hamurluğunu sırtıma veriyor. Gitmeden önce hamurların üzerine ikişer hanımeli yaprağı yapıştırıyor. Bu bizim evin nişanı. Fırında ekmekler karışmasın diye herkes başka işaret koyuyor. Misal Şerif Aliler nohut koyar.

“Anne camdan bakıver. Köpek orada mı?”

“Baktım, baktım. Yok.”

Çok baktın sen. Burnunu bile çıkarmadın. Korkuyorum o itten. Beni görünce kıçını yırtıyor.

İki büklüm yürüyorum. Arada kafamı kaldırıp yola bakıyorum. Gözüm köpekte. Ortada yok Allahtan. Tam elektrik direğini geçerken Şerif Alilerin penceresi açılıyor. Bizim tavşan dudak kafasını uzatıyor.

“Raşit lan!”

“Ne var?”

“Kuş vurmaya gidelim mi, dereye?”

“Olmaz.”

“Nedenmiş?”

“Biz Çaya gideceğiz. Dedem falan.”

“Ne var lan, Çayda?”

“Hıdrellez ya bugün, gidiliyor işte. Yemek yiyeceğiz, suya dua kâğıdı atacak ninem.”

“Oğlum sen var ya, iyice göt oldun ha! Hiç oynamıyorsun benimle artık.”

Allah, bunun niyeti kötü. Hemen yola devam ediyorum.

“Salıyorum oğlum Karabaş’ı. Kaçma lan!”

Anneme saydırıyorum içimden. Omzumdaki hamur tahtası daha bir ağırlaşıyor. Yine de dörtnala koşuyorum.

Hüseyin Abi’nin fırınına dar atıyorum kendimi. Ter tepemden çıkmış. İçerisi çam çırası, kül ve ekmek kokuyor.

Hüseyin Abi, şişe dibi gözlükleriyle bana bakıyor. Eliyle işaret etti yere, büyük tahta tezgâhın ucuna hamurluğu bırakıyorum. Hemen önümde yeni çıkmış çarşı ekmekleri duruyor. Sıcak ekmek dipsiz kuyu gibi çekiyor beni. Kapağı açık fırından alevler çırpınıyor.

“Karnın aç mı?”

Hüseyin Abi, uzun küreğini duvara dayayıp yanıma geliyor.

“Yok, yaptım kahvaltı ben.”

“Hadi len, eşek kuyruğu. Aç köpek fırın deler.”

Eksik ön dişleriyle bana gülüyor. Bir yandan da köşedeki un beyazına bulanmış dolabı açıyor. Koca çanak zeytinyağı, üzerine kuru nane ekilmiş. Kenarında yumruk kadar biber salçası duruyor.

Çarşı ekmeklerinden birini ortadan bölüyor. Yarısını bana uzatıyor. Yağa banıp banıp lokmaları yutuyoruz. Altın rengi yağ dudaklarımdan sızıyor.

Dönüşte yukarı mahalleden gidiyorum. Hiç bulaşılmaz bu Şerif Ali’ye. Köşede Arap Hatcam Teyze beni görüyor. Elinde ufak tepsi.

“Kalburabastı yaptım. Yersiniz. Bunu da ninene ver. Benim için atıversin Çaya.”
Koynuma beze sarılmış dua kâğıdını sıkıştırıyor. Elime de tepsiyi veriyor.

“Düşürme ha!”


Benden kıymetli sanki kalbura bastı. O it gelirse peşimden vallahi atar kaçarım. Bir gözüm arkada eve seğirtiyorum.

Dedem kapının önünde Kaya Amca’nın dolmuşunu hazırlıyor. Yıkamış, camları silmiş, motor kapağını açmış elinde İngiliz anahtarı uğraşıyor.

“Dede.”

Bileklerinin üzerinde doğruluyor.

“Ninem dedi ki, öğlene ekmekler fırından çıkarmış. Sen gidip alacakmışsın.”

“Yapma ya. Sonra gelip bana tekmil de versin, dedi mi?”

“Bilmiyorum valla. Ama dolmuşla gidip alıverecekmişsin iki dakikada.”

Dedem sövüyor yine. Motora eğilip kayboluyor.

Koşarak eve çıkıyorum. Anneme uzatıyorum kalbura bastı tepsisini. Koynumdaki bezi nineme veriyorum.

“Arap Hatçe’nin bu. Suya atıverecekmişsin.”

“Oğlum,” diyor annem. “Öğlene ekmekleri almaya gideceksin, kaybolma tamam mı?”

Kafa sallıyorum.

“Sana dedim. Duydun mu beni?”

“Tamam anladık. Hallettim ben o işi.”

Annem, “Sen sabır ver yarabbi,” deyip sarmanın başına oturuyor. Ninem irmik helvasının kapağını açmış demlendiriyor. Kimse görmeden parmağımı uzatıyorum. Çam fıstıklı sıcak kocaman bir lokmayı göz açıp kapayana kadar atıyorum ağzıma.

“Puf böreği de yapacak mıyız?” diyor annem.


Ninem başını sallıyor.

Annem, “Konuşsa dili düşecek sanki,” diye mırıldanıyor sinirli sinirli.

Büyük odaya geçiyorum. Sedirin üzerine kadayıf sermiş ninem kurusun diye. Camı açıp yola bakıyorum.

Şerif Ali, yanında Karabaş fırına doğru bakıyorlar yan yana.

Benim bu çocukla acilen aramı düzeltmem lazım. Yoksa çekeceğim var yeminle.

ahmet büke / 09 Şubat 09

Hiç yorum yok: