16 Nisan 2009 Perşembe

gündüz feneri

İlkyazdı.

Fıstık çamlarının üst sürgünleri telaşla boy atıyor, güneşe bir karış daha yakın olmak için birbirleri üzerine abanıp, yol kesmeye çalışıyorlardı. Aslında bu tatlı mücadeleyi, yorgun kanatlarını dinlendiren tembel kumrular ve daha aşağılarda kaynaşan serçeler dışında gören yoktu. Bahçe duvarı boyunca beş adımlık mesafelerle büyümüş ağaçlar, sıkıntılı yakınlıklarına rağmen şikâyetçi değillerdi sanki. Omuz omuza boy atıp serpilmenin iyi yanları da vardı kuşkusuz. Aniden çıkan ve çıktığı gibi habersiz kayboluveren esinti, yorgun ama güçlü bedenleri hafifçe sağa sola yaslıyor, birbirine sürten dalların hışırtısı zemine kadar geliyordu.

Yer kuru topraktı. Yukarıdan dökülen kurumuş pürçekler ne zamandır bellenip tavlanmamış bahçeyi parçalı, koyu bir halı gibi kaplamışlardı.

İlkyazdı ama yine de hüzünlü bir ışığı vardı etrafın. En az yüz yaşında usta işi yüksek taş duvar, duvar boyunca uzanan eski fıstık çamları, geniş bir şerit gibi onları içten çevreleyen bakımsız bahçe, daha ortada işçi ayaklarıyla ezilmiş meydan ve merkezde yükselen sarı bina işte bütün bu görüntü, başını ellerinin arasına alıp yere çökmüş bir ihtiyarı andırıyordu. Daha doğrusu ihtiyarın derin iç çekişlerine benziyordu her şey.

Güneş yükselip üç katlı binanın yarı yıkık bacalarını sıyırmaya başladığında bir çift kırlangıç geniş bahçenin üzerinde gidip geldi. Hızlı gölgeleri aşağıda, boş bayrak direğinin uzun lekesine karıştı. Kayboldular.

Denizden gelen rüzgâr biraz toz ve çer çöp havalandırdı. El kadar birkaç kâğıt havada daireler çizdi, ağaçlara çarptı, geniş meydana bakan kantinin çinko damından kayıp yere düştü.

Kantinin çay kokan girişine yürüyen adam uzanıp kâğıtlardan birini aldı. Kapının hemen dışında duran tahta sıraya çöktü. Masadaki çayını yarılamış diğer adama ağzını açmadan selam verdi. Ardından uzanıp eliyle içeriye “bir çay” işaretini çaktı.

Tuttuğu kâğıdı rulo yaptı önce. Sonra açıp düzeltti. Masaya yaydı. Elinin tersiyle yeniden gitti üzerinden. Serbest bıraktı. Kâğıt kendini toplayıp dertop oldu. Bu kez bir ucunu parmağıyla sabitledi, açtığı diğer ucuna da henüz önüne konan çay tabağını oturttu. Yanındakinin duyacağı ses tonuyla tane tane okumaya başladı.


“İşimize, ekmeğimize sahip çıkalım! Özelleştirme adı altında tasfiyelere hayır!”

Gırtlağını temizleyip bu kez kendinin duyacağı mırıltılarla yazıya devam etti. Çayına uzanınca hafif kalan tabağın altından sıyrılan bildiri yine rulo oluverdi.

“Hamit yahu. Sana okuyorum neden ses vermiyorsun?”

Hamit kımıldadı, başını sağa sola savurup boynunu kütletti.

“Bugün yine eylem varmış. Biz de gitsek ya.”

İçeride ocağın üstünde taşan kahvenin kokusu ikisine kadar geldi.

“Ben sana kaç defa daha anlatacağım. Hep bunlar faydasız işler. Gitti giden.”

“Nasıl faydasız. Fabrikayı kapatacaklar, kabak gibi kalacak millet ortada.”

“Kalsın. Beter olsunlar.”

“E biz neciyiz?”

Konuşmanın başından beri diğerine bakmadan homurdanan Hamit hışımla döndü arkadaşına.

“Yahu senin künyen ne burada?”

“Atıf Atalan. Elektrik teknisyeni. Makine bölümü…”

Lafını bitirmesine izin vermedi.

“Ya gördün mü, biz bu sümüklüler gibi kara işçi değiliz. Onlar balya taşır, tütün yıkar, makineye atar, bantta çürük ayıklar ama biz...”

Ama onlar elektrik ustasıydılar. Burada olmaz üç adım ileride karınlarını doyururlardı. Hem artık karın doyurma devri de değildi onlar için. Biraz daha dünyanın pekmezine bulanıp yaşamak hakları değil miydi?

“Sana yüz defadır diyorum. Burayı öyle böyle kapatacaklar. Tut ki güneş tutuldu bu iş kaldı…”

Eşekkulağı gibi uzayıp kısalmadan ömür mü tüketeceklerdi burada? Hamit yüzüncü defadır müteahhit eniştesinden bahsetmeye başladı. Buca’da aldığı büyük site inşaatlarından, onların elektrik işlerinden, şeytanın bacağını kırmaktan, konuştu da konuştu. Gömlek cebinden not defterini çıkardı. Akşam yaptığı taşeronluk hesaplarını açtı. Hayali yuvarlamalar, alt altta yazılmış rakamlar, daire içine alınmış toplama sonuçları.

Atıf yüzünü ekşitti. Arkadaşı görmeden “aman be,” dercesine elini salladı.

Hesapların ikinci sayfasına geçmişlerdi ki, arkalarında hırıltıyla bir araba durdu. Döndüler. Camları toz içinde, ön camı incecik çatlamış arabanın şoförü hızla indi ama yetişemeden arka kapı açıldı. Kel, sırım gibi biri çevik hareketlerle kendini dışarıya attı. Adamı gören iki arkadaş oturdukları yerden sıçrayıp ayağa kalktılar. Aceleyle mavi iş gömleklerinin önünü kapattılar.

Adam arabanın koltuğundan çekip aldığı siyah deri çantasıyla binaya yürümeden önce ikisine baktı.

“Mesai saatinde oturun siz burada. Yakında hep oturacaksınız zaten” dedi. Küfreder gibi dönüp yürüdü.

Hamit fabrikanın girişinde kaybolan gölgenin arkasından yere tükürdü.

“Senin gibi işletme müdürünü sikeyim ben asıl…”

İkinci çaylarına oturdular. Sinirli sinirli karıştırlar cam bardaklarını.

“Bak bu itlerden de kurtulacağız, kendi işimiz, olacaksa kendi derdimiz olacak.”

O yine hesaplarına daldı. Hayat ne kadar da kolaydı kâğıt üzerinde. Her şey açık, şaşmaz, iki kere iki dört. Yırtacaklardı işte. Önündekilere eğilip heyecanla konuşuyordu.

Konuşuyordu ya, hikâyeydi hepsi. Ballı enişte, iş bilir, şeytana pabucu ters giydiren o enişte çoktan ortalığı dolandırıp sırra kadem basmıştı. Ablası da sofrada bir tabak daha olarak Hamit’lere geri dönmüştü. Şimdi bunun lafı açılsa “iftira, yalan” derdi. “Adam işlerini düzeltip dönecek…”

“Dönecek, çok döner. Gecede kim bilir kaç pavyonun ipini çekiyor deyyus.”

Atıf önünde duran bildiri kâğıdına bir fiske vurdu. Uçtu gitti. Peki, ne olacaktı gerçekten? Kışa herkes gibi işsiz mi kalacaktı? Sanat okulundan çıkar çıkmaz kapağı buraya atmıştı. Tam on beş yıldır bu sağı solu dökülen fabrikadaydı. Şimdi otuzuna merdiven dayamışken üstelik daha evlenip bir ocak tüttürmemişken bu ne telaştı yaşadığı. Hamit haklı mıydı? Burayı çatır çatır kapatıp Tüccar Kulübü mü yapacaklardı gerçekten?

Son zamanlarda müdürün yanına kalın enseli birileri gelip gidiyordu. Bir keresinde de bahçeyi uzun uzun ölçmüşler, binanın fotoğraflarını çekmişlerdi.

Atıf’ın içi daraldı. Arkadaşına arkasını dönüp bir sigara yaktı. Tam da o anda fabrikanın ana girişinin hemen sağında, sonradan açılmış yemekhane kapısında iki kadın belirdi. Biraz lâfladılar. Daha uzun boylu olanı diğerinin omzuna vurup meydana doğru yürümeye başladı.

Aslında yürümüyordu da yaylanıyordu mübarek. Elini uzun boynuna atıp, mavi eşarbını sıyırıverdi. Kara saçları döküldü omuzlarına, oradan da beline.

“Gündüz feneri” dedi Atıf. İçi kaktı çocuğun. Sigarası dudaklarında kaldı.

Hamit arkasında olup biten ateşlenmeyi hissetmiş gibi döndüğünde kadın meydanı ortalamıştı bile. Dönüp onlara baktı. Gülümsedi. Eşarbını diğer eline aldı.

“Hay Allahım. Yoksa sen Karaburunlu bu dul karıya mı yanıksın?”

“Karı demesene be. Yıldız onun adı.”

“Ah salak oğlum yoksa sen onun…”

Yoksa Atıf onun köyündeki iki dönüm bağına, on ağaç zeytinine mi tav olmuştu. Herkes kırdan kaçıp gelirken o dağa mı dönecekti?

Yıldız’ın abisinden kalan kayığı da vardı ama. Geçen gün yemekhânede yan yana oturmuş, çilek hoşafını içerlerken anlatmıştı Yıldız. Hani ortaya etmişti lâfı ya, olsun anlayan anlamıştı.

Düşünmüştü de bu yaştan sonra bile öğrenirdi denizciliği. Yukarıda, köyde taş ev, önünde zeytinler, daha aşağıda bağ, indin mi sahile yan yatmış bir kayık. Güneş gani.

“İhtiyar iki eşek kaldı o köylerde, in cin yok artık.”

Toprak, deniz karın doyurur muydu?

Bu bilinmezdi ama Yıldız adamı doyururdu. O uzun saçları, zeytinyağlı sabunlarla dirilttiği iri memeleri, kavisli sırtı Atıf’ı bu hayattan on kez daha geçirirdi.

Atıf ayağa kalktı. Sigarasını attı. Ayakkabısının ucuyla ezdi közü. Çıkış kapısına varmak üzere olan kadına doğru baktığında arkadan bir alkış, tufan koptu. Fabrikanın ağzından burnundan insan boşandı. Elinde megafon tutan saçları ağarmış bir işçi bayrak direğinin önündeki alçak duvara çıkıp kalabalığı üzerine çekmeye çalıştı. İş gömleklerini bellerine sarmış iki genç boş bayrak direğine sendikanın flamasını çekmeye başladı.

İkinci kattaki odasının pencerelerini ardına kadar açan işletme müdürü, kararmış yüzüyle elleri belinde aşağıdaki karmaşayı izliyordu.

Hamit kalabalığa doğru “boş bu işler” dercesine elini salladı sonra önüne, hesap defterine gömüldü yeniden.

Atıf döndüğünde Yıldız’ın kaybolduğunu fark etti. Sıkıntıyla gömleğinin birkaç düğmesini çözüp adımlarını çıkış kapısına doğru hızlandırdı. Arkadan gelen sesler belli bir ritme kavuşmuş, hep bir ağızdan çıkan kısa sözler halinde tütün fabrikasının duvarlarında yankılanmaya başlamıştı.

“Benim elimden ne gelir?” diye düşündü.

Ah Yıldız, nasıl da parlıyordu saçları. Ne olacak iki çocuk da Atıf için doğururdu. Taş evin avlusunda denize bakan sedir geldi aklına. Çilek hoşafı bitmiş herkes gittikten sonra anlatmıştı bunu. Sanki Atıf bilsin istemişti. Dönüp gülmüştü hatta “sedir” derken. O anda ağzına bakıyordu Yıldız’ın. “Sedir, sedir, sedir…” Çok güzel gülmüştü. “Çiçekli basmadan örtüsü bile var” dedikten sonra dudakları yüzüne yayılmıştı. Ayak parmaklarına kadar uyuşmuştu çocukcağız. Kalkınca sendelerim diye Yıldız’ın yemekhâneden çıkmasını beklemişti.

Yukarıda tepsi gibi ay, altında pırıl pırıl bir Yıldız. Hadi be toprak neden karın doyurmazmış. Olmadı kayık var. Hiç biri olmadı Yıldız var, onun gündüz feneri saçları var.

Kapıya vardığında ağaçlara takıldı bakışları.

“Acaba bunları da keserler mi” diye geçirdi içinden.

“Ben ne yapabilirim ki? Bir Yıldız var avuçlarımda.”

Esinti yine çıktı. Fıstık çamlarının türküsü tekrar başladı. Arkadan gelen sesler sokağa kadar taştı. İlkyazdı ama geçiyordu onun da zamanı.


Ahmet Büke
4 Tem. 04

Hiç yorum yok: