10 Nisan 2009 Cuma

Deniz Tuttu Beni

Tepeye doğru tırmandıkça arkamdan vuran esinti iyi gelmeye başladı. Terleyen ensem serinledi biraz. Daralan nefesim açıldı. Sanki yumuşak bir el beni yukarı itiyordu.

Toza batmış sandaletlerimle son ardıç çalılarının arasında yürüyordum. Omuzlarımı kesen asker çantasını yeniden tartıp durdum. Arkama döndüm. Aşağıda kumsal incecik, uçuk gri bir yılan gibi sıcak havanın arasında kıvranıp duruyordu. Bir adım daha atmak gelmedi içimden. Geldiğim yere dönebilirdim. Yokuş aşağıya kendimi bıraktım mı, koşarak bir çeyrekte inerdim. Eflatun tuğlarıyla dalgalanan kum dikenlerinin üstünden atlar, kür üzümlerinin çıplak ayak bileklerimi kemiren dişlerine aldırmaz düşe kalka orada olurdum.

Orada. Yani iki zeytin arasına tamir için gerilmiş ağların yanı başında. Ağaçların sırtında sazdan bir baraka. Yerde eski kilim. Köşede yeşil piknik tüpü. Yere serili gazete kâğıdının üzerinde plastik kulpu yarı erimiş tava, onun sırtında iki tabak. Kâğıda sarılmış çatal, bıçak, tahta kaşıklar, kavanozda toz şeker, sarı jelatinin içinde çay kokusu. Kolonya şişesinde zeytinyağı. Ters çevrilmiş balık kasasının üzerinde akşamdan kalmış şarap şişeleri.

İstesem, göz açıp kapayana kadar oradayım. Beni kovarlar mıydı? Yok daha neler. Ağ tamirini öğrenmiştim. Sabah gün doğmadan kalkıp oltaları, yemleri hazır ediyordum. Sonra menemende de birinciydim. Mutlaka domatesin kabuklarını soyardım.

Hem hepsi bir yana benim kadar içini çeke çeke ağlayanı da yoktur. Kaş yıkıp olmaz deseler bir güzel yelkenleri indiririm. Ne utanacağım. Hiç dinlemem vallahi.

“Çok yoruldum,” derdim. “Tepeye çıkacak takatim kalmadı. Dizlerimin bağı çözüldü. Çok susadım. Yola varmadan ölür kalırdım.” Yalan mı yok sanki?

“Zeytin silkerim. Dağlar taşlar zeytin dolu. Kışa merak etmeyin. Kahvede yatarım ben. Çocuklara ders çalıştırırım gerekirse. Yemeğimi kendim yaparım. Bulaşık çamaşır demem size…”

Ben gerçekten yoruldum. Şimdi bu tepeyi çıkacağım. Yoldan bir araba alacak beni. Doğru şehre. Ne olacak peki? Aynı koşturmaca, aynı hırgür. Evde kocaman bir yalnızlık. Geniş kolları, uzun sakalıyla beni bekliyor. Hayır, güzeldir yalnızlık ama otuz küsur yıldır hep aynı yüzüyle bakıyor bana. Alnındaki çizgiler kalınlaştı belki, sesi daha çatallı çıkıyor. Yağmurlar başlayınca da kemiklerinin içi acıyor. Ama o bal rengi gözleri, mırıltılı gülümsemesi hep aynı. Ben gerçekten sıkıldım.

Az sonra denizden yükselen esinti durdu. Kalkıp yola devam ettim. Biraz daha terledim. Koltuk altlarım ıslandı. Çantamı elime aldığımda tepeye varmıştım. Yeniden geriye dönmedim. Bakmadım aşağılara.

Yolun kenarında yamuk yumuk tahtalardan çatılmış kavun tezgâhını gördüm. İhtiyar bir amca, kararmış yüzüyle yere çökmüş samanların üzerine kavun diziyordu. Beni görünce gülümsedi. Ceketinin koluyla terini sildi.

“Kavun ulan bu,” diye düşündüm. Başka şeye benzer mi, halis Çeşme kavunu. Mis kokar, kurabiye gibi erir adamın ağzında.

“Kesmece mi amca bunlar?”

Değilmiş. Bir dövmediği kaldı. Sabah eşeğin sırtında küfeyle buraya taşıyana kadar anası ağlamış. Daha kalsam sövecekti de. İki koltuğuma birer tane aldığım gibi bastım aşağıya. Çantamı bile unutmuşum.

“Ben geri dönüm,” derim. Gidemedim işte. “Tamam, yarın gün doğarken son bir kez daha çıkalım balığa. Sonra gitmeyen ne olsun.”

Ben çok sıkılmışım. Koşarken anladım bunu iyice. Silkinip attım sırtımdaki kamburu işte. Bir daha bu yokuşu çıkarsam ne olayım.

Denize doğru indikçe açıldım. Mersin kokusu doldu içime. Kanayan ayak bileklerimi duymaz oldum. Hayat gümüş pullu kelebekler gibi geldi kondu yüzüme…


ahmet büke / 6 Eyl. 04

fotoğraf: nejdet düzen - karaburun çocukları

6 yorum:

N.I.E. dedi ki...

Çok güzel... 2004... 5 yıl boyunca sandıkta saklanmayacak kadar güzel bir öykü...

lüzumsuz adam dedi ki...

ben de unutmuşum. bahar temizliği yaparken buldum.

N.I.E. dedi ki...

o zaman temizliğe devam lütfennn... :)

ahmet h. erkan dedi ki...

"Ben gerçekten yoruldum. Şimdi bu tepeyi çıkacağım. Yoldan bir araba alacak beni. Doğru şehre. Ne olacak peki? Aynı koşturmaca, aynı hırgür. Evde kocaman bir yalnızlık. Geniş kolları, uzun sakalıyla beni bekliyor. Hayır, güzeldir yalnızlık ama otuz küsur yıldır hep aynı yüzüyle bakıyor bana. Alnındaki çizgiler kalınlaştı belki, sesi daha çatallı çıkıyor. Yağmurlar başlayınca da kemiklerinin içi acıyor. Ama o bal rengi gözleri, mırıltılı gülümsemesi hep aynı. Ben gerçekten sıkıldım."

çok güzel bir anlatım olmuş. sadece otüz küsur yerine yirmi küsur koyuyorum:)

N.I.E. dedi ki...

Bir daha bu yokuşu çıkarsam ne olayım... Sadece öykülerde söylenebilen birşey midir bu???

lüzumsuz adam dedi ki...

cümlemize nasip olsun.