10 Mart 2009 Salı

satamadan getirdi beni...

çocukken mahallenin kızları meleklere inanırdı. hatta kimi kızların beyaz yaşmaklı, yeşil basmalı kimi nineleri, cuma akşamları üçüncü kez ayetel kürsü'yü okurken evlerinin üzerinde nurdan bir kapı açıldığını bile görürlermiş. o günlerde hayat zaten tevatür üzerine kuruluydu bizim için. oğlan çocuklarınınsa aklı şeytandaydı. uzun yaz gecelerinin en hararetli konusu, şeytanın hangi kılığa girerek mahalleye sızdığıydı. narkotik kemal'in oğlu keçi üzerine bastırırdı. zaten dedesi de gece fidan sulamaktan gelirken uzaktan duyduğu oğlak bağırtısının çekiciliğine dayanamayıp, sise boğulmuş mezarlığa girmiş ve o günden beri altını tutamazmış.

aman daha ne hikayeler; kapı arkasından zıplayan kara zebaniler, çükünü beline dolamış kızıl gözlü köpekler, çocukları yutan ceviz ağaçları...bizim mahalleye oğlan çocuğu olarak gelmenin kötü bir bedeli vardı. hayata korkarak başlamak boynumuzun borcuydu sanki. oysa kızlar bez bebekleri ve küçük evcilikleriyle ne kadar da huzur doluydular.

zamanın bize erken verdiği sıkıntı ve biraz da kıskançlıkla defalarca onların da bu cehennemi tatmasını istemedik değil hani. uzak duvar üstlerinde hayatımın ilk merkez komite toplantılarında "bez bebeklerine kıçımızı silelim, metin pipisini göstersin (berber ismail yamuk kesmişti çünkü), hepsine ayrı ayrı 'seni seviyom' diyelim " gibisinden onlarca karar almış ama deve sebahat'in gölgesinin bile bize verdiği ürküntü yüzünden asla başarılı olamamıştık. bu tartışmalar üzerine yine hayatım ilk siyasi ayrımını yaşamıştım. erkeklerin bir kısmı kalanları yani sadece beni yeterince cesur, kararlı ve erkek bulmamış ve yollarını ayrılmışlardı. artık kimsenin cincibir oynamadığı, tornetine almadığı ve şeytan hikayelerini anlatmadığı bir çocuktum. tabii her şeye rağmen kızlara asla katılmadım. yalnız olabilirdim ama en azından hayattaydım.

zorunlu olarak kendimi okumaya verdim. zafer abinin teksas'ları küçük yaşta intiharımı önledi diyebilirim. zaten ayhan amcama benzeyen profösör oklityus hemen gülümsemişti bana. şarapçı'ya dede desem mi diye düşündüm. ama babaannem ağzıma sıçardı. müftü babasının kemikleri sızlarmış şarapçının birine vardı diye. iyi kötü adamları, tek dolduruşluk tüfekleri ve titreyen köpekleriyle tüm teksas ciltlerini tekrar tekrar yaşamam ne kadar sürdü bilmiyorum. ama hem şeytan düşkünü oğlanlardan hem de deve sebahatin kanatları altında kaynayan kızlardan uzak yaşamayı başarmıştım.

sonraları aslında bu durumun hayatımı kurtardığını anladım. çünkü yıllar sonra bacak velinin oğlu (radikal erkek örgütünün lideri) damlarında koyunlarla basıldı. mahalleliden eşek sudan gelene kadar dayak yediği yetmedi, hepsini neredeyse bedavaya satmak zorunda kaldı. çünkü kasabalı mundar oldular diye hayvanlarının ne etini ne sütünü alır olmuştu. deve sabahat yakındaki ilçenin genel evine düştü. mahallenin büyüyen oğlanları eski hınçlarını almak için bir bayram sabahı cümleten yollandılar. kimse sebahatın muamelesinden kuşkulanmamıştı. zira ekibin üçte ikisi belsoğukluğuna yakalandı.

ben sessizce büyüyüp üniversiteye gittim. sonraki yıllar biraz bulanık zihnimde. ara ara parçalanmış ayak tabanlarımı hatırlıyorum. bir de günler boyunca şişi inmeyen taşaklarımı. kuyudan çekilmiş paçavra gibi beyaz betona düşmelerim, birilerinin elimi yüzümü silmesi, parmaklıkların gün boyu kayan gölgesi...

babam beni hastaneden çıkardığı gün "hep cenazen gelecek diye düşünmüştüm. olsun sağsın ya bu yeter bana " diye kulağıma fısıldamıştı. evet sağdım ve yine başa yani doğduğum yere dönmüştüm. neriman köksal'ın memeleri arasında bitmesini dilediğim hayatımı eski mahallemde eskitiyorum şimdilerde. onca olandan sonra beni kimsenin ciddiye alıp dinlemeyeceğini biliyorum. belki dedem bir ihtimaldi ama oda benle konuşmuyor artık. aslında şanslı sayılırım en azından onu görebiliyorum yani kimse bunu yapamazken demek istedim.

yine de bunlar bizim mahallenin şeytanının işi bence...



ahmet...

(2002'de derkanar.com da çıkmıştı bu öykü. niyeyse özlemişim...)

4 yorum:

ahmet h. erkan dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
ahmet h. erkan dedi ki...

mahallede büyüyen çocuklar için kaçınılmaz herhalde bu cin, şeytan muhabbeti. kuran kursuna, kısa pantolon giymek yasak olduğu için gitmeyi reddettiğimde başladı herhalde inançsızlığım..kuran kursuna devam eden arkadaşlarım, cin bile demekten korkup üç harfliler diye konuşurken, "hadi varsa gelsin çarpsın beni" deyişimi hatırladım şimdi sabah sabah. saçma. belki de çarpmıştır kim çarptıysa farkında değilimdir..:)

sevgiler, elinize sağlık.

lüzumsuz adam dedi ki...

çarptı çarptı. hepimizi hem de :)

Adsız dedi ki...

Okuduğum her yazı sonrası,özelliklede çocukluk anıları içeriyorsa başlıyorum sandığımı açmaya,ben de na var ne yok?.İsterseniz masum bir kıskançlık ya da çocukluk yıllarına özlem deyin inanın yok kötü bir niyetim.
Aklıma bir gece yarısı,anannenin o zamanlar uçsuz bucaksız gözüken arazisin tam ortasında,tek başına konuçlandırılmış köy evinde ki fısıltılı konuşmalar geldi.''Yatır varmış evin bahçesinde,gece camdan dökünce lağzımlıkda ki çişi tam yatırın üstüne gelmiş,rahatsız olmuş mübarek,kadınlara dadanmış,kim cam kenarına oturuyorsa gelip saçlarını çekiyormuş''
Uzun yıllar cam kenarında bi yana,arkamı dönerek oturmak,gece önünden geçmek bile beni rahatsız etmişti.Çocukluk işte.
Zaten şimdi akşam akşam niye oturayım ki cam kenarında,televizyonun karşısında kanepeye uzanmak varken değil mi?
Saçmalık işte gizli bir el geliyormuş da aniden saçları çekiyormuş peh.
Zaten çocukluk döneminin korkuları çocuklukda kalır değil mi?