9 Şubat 2009 Pazartesi

Ölmez Ana

Zeytinler yüklüydü. Sabahın nemi kirpiklerinden dökülmüş, denize karşı esniyorlardı. Zeytinin var yılıydı.

“İncir güneşte kurudu, ayva damda uyuyor, pekmez kaynayacak daha.”

Korkudan koşamıyordum. Diken ölülerinin üzerinden yuvarlanıp tepeden aşağıya kaydım. Bacaklarım sızlıyordu. Sanki bir el tutup kaldırdı beni. Ardıma bakmadan saldım kendimi yokuş aşağı. Ardıçları geçtim. Sıraya durmuş nar dalları etimi kesti. Hacıların duvarına kadar durmadım. Köşeyi döndüm. Köpekler karşıcı çıktı. Onlar da arkaya, kınalı tepeye doğru bakıp uludular.

Arap Hatça, taşlığı yıkıyormuş.

“Deli oğlan, ter tependen çıkmış ya senin,” dedi.

“Gel yavrum. Ne oldu sana?”

Koca memelerinin arasına saklandım. Göğsümdeki körüğün türküsü durmadı bir türlü.

“Gördüm onu, gördüm.”

“Kimi len?”

“Çıktı karşıma. Koca zeytinin kovuğundan doğruldu, uzattı elini.”

Arap Hatça geriye kaykıldı. Göğsündeki ceviz nazarlığını tuttu.

“Yoksa?”

“He valla. Vakıf Nine’yi gördüm. Çıkıverdi karşıma.”

Anama götürdüler beni. Halı odasından çıktı. Elinde kirkit. Üstü başı yüne bulanmış. Mor ip hararının üzerine yatırdı beni. Arap Hatça eski süpürgeotu yaktı üzerimde. Kaplumbağa kabuğu koydular alnıma.

“Bitmeyecek mi bu?” dedi anam gözlerini silerken.

“Demek ki kederi dinmemiş daha,” dedi Arap Hatça.

Üzerime pösteki örttüler. Uyumuşum.

Tam da o anda olanları kimse fark etmedi. Tepenin öbür yanında denizden yükselen ışık, eski sokakları aydınlattı. Kakma taşlı yolun kenarından çıkan çiğdemler titredi. Yıkık evlerin isleri hâlâ silinmemiş ocaklarından kimsesiz ve şeffaf bir duman yükseldi. Kırık yağ küpüne ağını germiş örümcek usulca ayaklarının üzerinde doğrulup çatıdaki çürümüş dilmelere baktı. Denize inen sokağın sonunda boynu bükük yatan paslı büyük çapanın üzerlerindeki ince tuz çatladı, ikiye ayrılıp yere düştü. Büyük kilisenin içindeki karanlık gitti geldi. Yüzleri dağılmış ikonaların ellerinde tuttukları mumlar titredi. Görünmez bir el zamanın üzerindeki perdeyi indiriverdi.

“Gidilmeyecek!”

“Kafanı kaldır da bak komşularına. Bak ahretliğin bile eşeğini yüklemiş.”

“Günah dedim.”

“Günah ama elimize verdiler kâğıdı. Mühürlü. Kırmızı, kupkuru. Sen de gördün, sen de duydun.”

“Yalan, olmadı! Hem günah. Daha zeytinler toplanacak. Ayak yağı çıkarılacak. Küpleri çamurla yunacak kadınlar. Sakız gibi yağ çekilecek.”

Yaşlı kadın yakasız gömleğini iki eliyle ortadan yırttı. Yere eğilip tırnaklarını ıslak toprağa geçirdi. Sonra koynunu avuç avuç doldurdu.

“Bunlar burada kalacak, tam içimde…”

Çok da güzel bir sabahtı. Grigorios’un bacası tütüyordu. Karısı pişi yapmış, unlu ellerini kül suyuyla yıkamış, toprak güveci suyu süzülsün diye buldan bezinin üzerine ters kapatmıştı. Terzi İlyaskos, danalarını savmış, arkalarında kara lekeler bırakararak uzaklaşan hayvanlara dalgın dalgın bakıyordu.

Vakıf Kadın, değneğine dayanıp köyün ortasındaki yıkık şapelin bahçesine indi.

“Gidilmeyecek, gidilmeyecek,” diye uludu.

Eski duvarların arasından geçip dipsiz kuyuya attı kendini.

Eti suya değer değmez gözümü açtım. Başucumda dedem duruyor. Kuzguni bastonuna dayanmış, maviş gözleriyle yerdeki keçenin göbeğindeki kazayağına bakıyor.

“Vakıf Kadını görmüşsün, öyle mi?”

Doğruldum. Yanıma sahan koymuş anam. Isırgan kavurmuş.

“He, gördüm.”

Bastonunu yanına çekti. Yüzüme baktı.

“Gördüm Mushaf çarpsın. Koca zeytinin kovuğundan çıkıverdi. Derisi çatlamış, soyulmuş. Herkesin anlattığı gibiydi. Bağrı yırtık.”

Vakıf Kadın, kınalı tepeyi aşıp öbür düze koştu. Sabah ezanı susmuş, yusufçuklar ayva dallarına konmuştu.

“Gidiyorlar. Siz karılarınızın koynunda uyurken onlar tırnaklarını toprakta bırakıp gidiyorlar.”

Çığlık duvarlarda yankılanıp kırıldı. Sımsıkı çekili tahta kepenkler ve kurt düşmüş kapılar açılmadı. Beklediği başlar eşiklerden uzanmadı.

Yaşlı kadın elindeki beyaz örtüyü köyün üzerine attı.

“Boşuna aramayın kefenlemek için artık beni. Onlar geri dönene kadar gözlerimi yummayacağım.”
Dedem başımı okşadı.

“Korkma sen Vakıf Ana’dan. O tepenin iki yakasının rüzgârıdır,” dedi.

Anam bir sele otla geldi. Dünekleri ,iğnelikleri ayırdı.

“Hardal da buldum sana. Kavurayım mı soğanla,” dedi.

Pencereden tepeye baktım. Mavi bir kuş uçtu sanki.

3 yorum:

Boş Arsa dedi ki...

Koynumdaki toprak nitedir diyom ben de...

Güzel olmuş çok...

ahmet h. erkan dedi ki...

Biz de, onlar geri gelene kadar (ve artık geri gelemeyeceklerine göre ilelebet) yalnızlığa mahkum olduk, tekdüzeliğe, yasa ve yeise..

nozannes dedi ki...

Öykülerde, kolaylıkla somutlaşan özel isimler okumaktan hoşlanmasam da, "kirkit, pişi, pösteki" gibi cins isimlerdeki bilinmezlik telafi ediciydi (benim için bilinmezlik ve anlamlarını öğrenmemeliyim diye düşünüyorum)...

"Tam da o anda olanları kimse fark etmedi." Bu cümleyle başlayan paragraf leziz olmuş; yazar olmanın verdiği bu herşeyi-bilirlik edebiyatı daha da çok sevmeye sebeptir. O örümceğin çatıdaki dilmelere bakarken ne düşündüğünü de, o çapanın bütün yaşam öyküsünü de biliyor yazar, buna eminim, zaten bilmese benim burda ne işim var.