4 Şubat 2009 Çarşamba

Kırık kurşun kalemler

Gözlerimi mavi badanalı duvara açmaktan nefret ediyorum.

Ucuz boya kabartıları arasındaki savaş sahnesi beni hasta ediyor.

Çizgili üniformaları, uzun tüylü şapkaları ve çelik süngüleriyle askerleri görüyorum. En önde trampet çalan kadın duruyor. Uzun saçlarını çıplak sırtına salmış. Hattın hemen önünde ve ayakta. Karşı siperden gelecek ilk mermiyle kafası dağılacak.

Duvarda korku, endişe ve ölüm var. Hepsi burnumun dibinde. Kalkan toz bulutunu bile soluyabiliyorum.

Her defasında başka bir şey görmek için tekrar tekrar bakıyorum. Ama boşuna. Aynı savaş alanı beynime çakılıyor.

Trampetçi kadın, sahne devam etse iki adım sonra ölecek.

Tüm bu toz, duman yüzünden gözlerimi kapamadan önce, solumdan uyanmak için dua ediyorum.

Solumda sardunyalar var. Sardunyaların ardında denizin beyaza düşmüş çizgisi görülüyor. Beyaza yakın her ton beni sakinleştiriyor. Kalp atışlarımı düzenliyor. Nefesimin dizginlerini yavaşça elime veriyor.

Gün boyu yapacaklarım için sabaha sakin başlamam şart. Yoksa ellerim titrer, yay gibi gerilirim ve her şey berbat olur. Oysa kendime gelir gelmez ilk işim, gündelik hayatıma ait ayrıntıları kalın halatlarla sınırlarına çekmek olmalı.

Sarı diş fırçasının sapı, her gün için ayrılmış gömlek ve kravatlarım, çantamın sol gözüne yerleştirdiğim kurşun kalemler, çıkarken çektiğim kapının pirinç topuzu, hepsi o dar alanda kalmalı.

Aynı işleri aynı sırayla yapmam gerek. Önce ayakkabımın sol bağcığı düğümlemeliyim. Kalkıp sağ tekini tırabzana dayanarak giymeliyim. Kapının üstündeki ışık tekrar sönmeden asansöre yetişmem lazım. Tek turda binadan çıkmam şart.

Dışarıda kel şarkütericinin inatla verdiği selamı alamam. Aksi halde laflamaya başlar. O kadar dardayken nasıl yeni kelimelere açık olabilirim ki. Koca ağzıyla durmadan konuşacak. Mahalleye yeni taşınanlardan, dönmeyen depozitolu bira şişelerinden, gece kepenklere işeyen ayyaşlardan, sokağı saran kedilerden bahsedecek. Bu adamlar gevezedir ama bizimkisinin eline hiç birisi su dökemez.

Oysa içimdeki ses ısrarla “Koş, hızla ayrıl oradan Densitè” diyor.

“Köşeye kadar arkana bakma. Koş, paslı elektrik direğine kadar durma.”

“Say içinden Densitè. Bir; yok fazla sürmeyecek bu ağrı. İki; her sabah bakmam gerek sana. Üç; saçların ne kadar da kızıl, dalgalı ve bende saklı.”

İşte yine orada göreceğim seni. Rengi atmış afişin üzerindeki yüzün çok aydınlık, çok ışıklı.

Dünyanın en güzel kayıp kadını, dünyanın en çok okuduğum kayıp ilanının ortasında duruyor. Trampetçi kadınım benim.

Fazla oyalanmadan devam etmeliyim. Yolda unutmam gereken tonla ayrıntı olacak.

“Otobüse dayanmalısın Densitè. Başka çaresi yok. Bunu unutarak yapman gerek.”

Sabahın köründe ter kokan koca memeli kadınları, kadınların ekşimiş apış aralarını silmem lazım hafızamdan. Yüzleri asla hatırlamamalıyım. Siyah ojeli tırnakları öğürerek beynimden kazımam gerek. Bütün otobüs kadın dolu. Erkeklerin bile kalçaları kabarmış, önleri düşmüş.

“Dayan Densitè. Az kaldı. Unut şimdi tüm görüntüleri.”

Yol boyunca süren reklam tabelaları, durak isimleri, bombeleriyle araba yavaşlatan asfalt yükseltiler, köprüler, alt geçitler, satıcı arabaları: “Gidin, hepiniz çöp sepetine!”

Sonunda beni bekleyen kargo denklerine kavuşacağım. Adresine gidecek onlarca paket. İçeriklerine ilişkin bırakılmış not koçanları. Minimum insana değerek çalıştığım hanın giriş katı bu dayanılmaz yolun sonunda beni bekliyor.

İş çok kolay. Öyle de olmalı zaten. Fazladan tek bir hücre meşgul edilmemeli beynimde.

“Üç numaralı paket; muhteviyatı: mektup. 15 gram. Adresi:...”

Bana düşen sadece etiketi yapıştırmak. Doğru pakete doğru etiket. İşte altın formül. Çıkart yapıştır. Yapıştır ve elinle sağlamlaştır. Yağlı kağıdın üstünde kayan kağıt parçasını parmaklarına bulaştırmadan çerçevenin tam ortasına kondur. Taşırma.

“Kolay Densitè. Seni gölgeleyecek bu iş. O kadar. Hem de göz ucuyla bile hiçbir şeye bakman gerekmeyecek.”

Akşamları yine hızla geriye dönerim. Gerekmeyen hiçbir yere bakma, konuşma, yolunu asla değiştirme.

“Yeni yollar seni yorar Densitè. Yeni ayrıntılar hafızanın bize ait yanını zorlar. Çektiğin sınırları aşar, kurduğun setleri yıkar.”

Üç kök sardunyam var. Sırayla sularım onları. Kuruyan olursa eksilirler. Yenisini almama izin yok.

Hazır olmam gerek. Her an çağırabilirler. Hafızam yerli yerinde olmalı. Arşiv hatasız çalışmalı. Kodları, eşkalleri, dosya içeriklerini ve transfer ayrıntılarını teker teker hatırlamalıyım.

Ya yeniler. Yeni gelenleri de kaydetmeliyim.

“ Hatırla Densitè. Sen bizim yürüyen arşivimizsin. Örtülü tarih kitabımızsın. Hiç birisini atlama. ”

Her an çağırabilirler. Uykudayken telefon çalabilir. Ya da iş yerinde paketleri damgalarken kısacık pusulayı bulabilirim önümde: “kırık kalemlerini aç”

Mesajı alır almaz çalıştığım hanın arkasına geçerim. Küçük demir kapıdan eğilerek geçmek gerek. Serin koridorun sonunda yeni bir kapı daha. Küçük gözetleme sürgüsü açılır ayak seslerimle. Beni tanırlar. İçerdeyim.

Daha inerim. Serinlik soğuğa döner. Tabanın ıslaklığı ökçelerimi aşar. Terazisi tutulduğu günden beri gün görmemiş duvarlar içine almaya başlar beni. Lambalara bakamam. Gözlerim şimdiden ağrıya düşmüştür.

Son geçit beni cehenneme taşır. Kapısında “S” yazan odalardan çığlıklar yükselir çoğunlukla. Yırtılan kumaşa benzetirim onları. İki ucunda tutulup hızla çekilen çarşaf eskisinin sesi gibi çınlatırlar ortalığı. Arka arkaya patlarlar. Alışmak mümkün değildir.

Kayıt odası her defasında değişir. Refakatçilerimin yavaşlayan adımlarından anlarım duracağımız noktayı. Yine mazgaldan bakan gözlerin onayıyla içeriye alınırım.

Odayı ikiye bölen perdenin hemen önünde bana ayrıldığı her halinden belli rahatsız oturağa çökerim.

Kirli paçavra yavaşça açılır.

İşte karşımdalar.

Yangın geçmiş tepelere benzerler. Kuytuda bekleyen barbar sürülerinin demir çivili nallarıyla mıhlanmışlardır. Kuru yapraklar gibi sert topuklar altında kırılan vücutlarının tersine yüzlerine dokunan olmaz. Yüzleri hatırlamam için temiz bırakılır.

Her detayı hafızama kazırım.

“Kumral, düz saçlı. Dikkatli bakınca dışarıda saçlarını geriye doğru taradığı anlaşılıyor. Kulak memeleri bitişik. Burnu çok güzel inmiş yüzüne. Dudaklarının üzerinde yavaşlayarak durmuş sanki...”

Her yüzü hafızamdaki yerine ayrıntılarıyla yerleştirirken, asla göremediğim odanın karanlık köşesinden, hep o aynı ses çınlamaya başlar;

“Evet Densitè şimdi başlıyorum. Misafirimizin kodu QTP-257. Geliş tarihi Ekim 1972. Üniversitede hoca kendileri. Şehrin siyasi üst yapısından birisi. Ekibin içinde olduğunu biliyoruz ama kaçıncı sırada onu söylemedi. Onunla biraz daha işimiz var sanırım. Şimdilik hepsi bu.”

Tanrım her defasında aynı ses. Dönüp bakmak istiyorum. Sonunda ölüm de olsa görmeliyim onu. Ama yapamam.

Kimi zaman da transfer odasına alınırım. İşi bitmiş olanlara ilişkin son kayıtları dinlerim.

“Konuğumuzu hatırladın mı Densitè.”

“Evet. Kod RTY-89. Döküm fabrikasında usta başı. Geçen yıl dış mahallelerdeki direniş komitelerini yönetti. Şair aynı zamanda. Arkadaşları şiirlerini şehrin tüm duvarlarına yazdılar. Geldikten bir ay sonra konuşmaya başladı. Basım merkezinin yerini söyledi. Tabii koca bir boşluk bulundu orada. Her şey temizlenmişti. ”

“Harikasın Densitè. RTY-89’u uğurluyoruz. Şehrin kuzeyinde, iki nehrin birbirine karıştığı bataklıkta huzura kavuşacak.”

Perde inmeden son bir kez daha baktığımı hatırlıyorum ona. Bizi hiç duymamış gibiydi. Belki de son dizelerini düşünüyordu.

İşte benim asıl işim. Kimsenin bilmemesi gereken kirli tarihi tutmak, beynimin hücrelerine bu kanlı ayrıntıları kazımak. Kayıpların gayrı resmi yazıcısıyım ben. Titreyerek çalışan bir kayıt makinesi gibi işlerim ve buz üzerine çizilmiş yüzlerin negatiflerini, onlara dair notları hafızamda depolarım.

Yeteneğimin ilk farkına varan Yetimhanedeki belletmenimiz oldu. Bir gün önce verdiği Coğrafya kitaplarını yorganımın altında fener ışığında yutmuştum. Ertesi gün sınıfta kitapları satır satır ezberden okuduğumda az daha küçük dilini yutuyordu. Dahası titreyen ışık altında incelediğim tüm haritaları, kıtaları, tek tek ülkeleri hatta dünyanın tüm nehirlerini gözüm kapalı çiziyordum.

Ne yazık ki gördüğüm, okuduğum ve dinlediğim hiçbir şeyi unutmuyordum. Uzun süre beni ne yapacaklarını bilemediler. Kısacık saçlarım ve çelimsiz bacaklarımla yetimhanenin loş koridorlarında dolaşırken çevremi kesintisiz kaydediyordum.

Küçük kütüphanedeki tüm kitapları, kutsal metinleri, bahçedeki ağaçlar arasıdaki mesafeleri, gece bekçilerin, gündüz önemli adamların yan odaya kapattıkları çocuklara neler söylediklerini, hangi çocuğun kaçıncı tokat sesinden sonra ağlamasını kestiğini sektirmeden hafızama kazıyordum.

Sonunda gittikçe tehlikeli konuları öğrenmek başıma iş açtı. Okul müdürü düzmece bir raporla beni tecrit odalarından oluşan eski binaya kapattı. Orada özel tedavi görecek ve normale dönmeden asla çıkamayacaktım.

Ama dışarıdakiler için hiçbir zaman normal olmadım. Yıllarca tek başına yaşadığım o metruk yapıda çıldırmamı engelleyecek şeyi çok geçmeden keşfettim. Önüne paslı karyolaların ve evrak dolaplarının yığıldığı küçük girişi temizlediğimde bodruma inen kırık merdivene ulaşmıştım.

Bodrum, Yetimhanenin eski arşiviydi. Nerdeyse yarım asır öncesine ait kayıtlar, bilgisayara aktarıldıktan sonra tozlu dosyalara sarılı olarak buraya atılmıştı.

Her gün yanıma uğrayan ama benimle tek kelime bile konuşmayan doktor, hapishanemin kapısını kilitler kilitlemez soluğu aşağıda alıyordum.

Farelerin endişesizce kemirdiği dosyaları, küflü tozlardan ve aralarında sıçrayan kıllı kırkayaklardan temizleyip okuyordum. Yüzlerce çocuğun kayıtları vardı burada.

Yetimhanenin paslı dişlileri arasına düşen herkesin, nerede ve nasıl bulundukları, fiziksel özellikleri, sağlık durumları, okul notları ayrıntılı olarak düşülmüştü soğuk kağıtlara. Dahası burada oldukları sürece, sosyal danışmanların ve görevlilerin çocuklar hakkındaki görüşleri, kısa değerlendirme raporları hatta işledikleri disiplin suçlarının ayrıntılı tutanakları bile mevcuttu.

Hepsini okudum. Hem de defalarca. Beynimin usulca ilerleyen kıvrımlarına Yetimhanenin eski tarihini kazımıştım.

Bana her gün yollanan ekmek torbasının dibinde biriken undan mükemmel bir tutkal imal ettim. Dosyalardan topladığım tüm fotoğrafları bu icadım yardımıyla boş sınıflardan birinin duvarına yapıştırdım. Her gün bir çocuğu parmağımla işaret ediyor ve onun hikayesini kendime tekrar anlatıyordum.

Böyle ne kadar devam ettim bilmiyorum. Ama hiçbir şeyi unutmadığım için unutulmaya terk edildiğim bu paslı konserve kutusunda hayatta kalmayı başarmıştım.

Dışarıya çıkmayı da başaracaktım.

Dumaz, beni sihirli işaretiyle buradan çekip kurtaracak ama başka bir cehenneme bırakacaktı. Kuşkusuz yeni yerimin alevleri daha yakıcıydı.

Hangi gün olduğunu bilmiyorum ama bahar olduğu kesindi. Çünkü bahçedeki badem ağacının üzerinde tam 358 tane çiçek açmış tomurcuk saymıştım. Üstelik bunlar sadece camdan görebildiklerimdi.

O sabah kapının gıcırtılı kilit çığlığını her zamankinden erken duydum. Kesinlikle olağan üstü bir şeyler oluyordu. Zira gelen sesler, sarhoş doktorun siyatikten aksayan ayak topuklarına ait olamazdı. Daha sert ve seri yürüyen birisiydi ve her kimse oldukça acelesi vardı.

Odamın kapısı hızla açıldığında beyazlar içindeki hemşireyi gördüm. Elindeki çamaşır torbasını kucağıma fırlattı ve eliyle yıkanmam gerektiğini işaret etti.

Çelik maviden delici gözlerin altında sabunlandım. Hiç konuşmadı. İşim bittiğinde havluyu uzatırken de ağzını açmadı. Torbadan çıkardığı yeni elbiseleri gösterip “Bu gün konuğun olacak” dedi ve geldiği gibi sert adımlarla uzaklaştı.

Kim beni görmek isteyebilirdi. On dokuz yaşındaydım ve kendimi hatırladığımdan beri Yetimhanenin demirbaşıydım. Herkesin hikayesi vardır. Ya benim ki? Hiçbir şeyi unutamayan birisinin kendi hikâyesini bile bilmemesi, ne kadar da acı vericidir.

Pencerelerden birine tüneyip beklemeye başladım. Fazla sürmedi. Müdür, kıvrılarak yeşil bahçenin ucundan başlayan ve hapishanemin başucuna kadar gelen taş döşeli patikanın başında belirdi. Arkasından yürüyen adama yol verdi.

Yeni gelen uzun boyluydu. Gri balıkçı yaka kazağı, siyah jean pantolonu ve sağ omzuna attığı füme ceketiyle konuşmadan yürüyordu.

Az sonra odaya geldiler. Camın arkasından daha genç göründüğünü düşündüm bir an. Oysa gözlerini çevreleyen kırışıklıklar ve şakaklarını hızla örten beyazlar onun çoktan ellisine vardığını söylüyordu. Kuvvetli biri olmalıydı. Geniş omuzlarından inen iri kolları, sık sık açılıp kapanan kalın el parmakları bende bu hissi uyandırmıştı.

Eliyle Müdürün gitmesini işaret etti. Karşıma oturdu ve sigarasını yaktı.

“Senin özel bir genç olduğunu söylediler. Biraz laflayalım istedim. Buraya pek sık olmasa da arada gelirim. Aslına bakarsan hiç gelmek istemem. Boktan bir yer. Sence de öyle değil mi?”

Cevap vermedim. Çünkü çenesinin hemen altından başlayan ve sol kulağına doğru uzanan ince yara izine takılmıştım. Beynim fırtınaya tutulmuş gibi kayıtları arasında o ayrıntıyı taramaya başladı.

“ Evet konuşmak için önce tanışmamız gerek. Benim adım Dumaz...”

“James Dumaz”

Sözcükler ağzımdan dökülüvermişti. Sonra kendimi tutmak istemedim.

“1930 yılında şehrin kuzeyindeki tren istasyonunda bulundun. Ailene ait hiçbir bilgi yok. Kimse de aramadı seni. Yetimhaneye geldikten iki yıl sonra ağır bir sarılık geçirdin. Ölümden döndün sayılır. Diğer çocukların tersine derslerinde çok başarılıydın. On yedi yaşındayken oda arkadaşın camdan atlayarak intihar etti. Seni yüzün kan içinde, ağlarken buldular. Soruşturmada arkadaşının hemen her gece ölmek istediğini ve olay gecesi ona engel olamadığını anlattın. Dosyanda yazanlara göre, yüzünün onu tutmaya çalışırken kırılan cam parçalarınca kesildiğini söylemişsin.”

Dumaz gülümseyerek alkışlamaya başladı beni.

“Çok etkileyici genç adam.”

“Peki ya devamı?”

Devamını bilmiyordum.

“Bilmiyorsun çünkü kayıtların bundan sonrası yok. Müdür Bey bana tüm gününü eski arşivleri okuyarak geçirdiğinden bahsetti. Hikayemin devamını orada bulamazsın”

“Evet yok. Ölen oda arkadaşının dosyası da kayıp”

Elini “onu boş ver” dercesine salladı.

“Sen benimkini dinle. Ertesi yıl birisi geldi. Aynı benim geldiğim gibi. Şimdi seninle konuştuğum gibi karşıma oturdu. Ve aynı soruyu sordu.”

“ Buradan gitmek ister misin Densitè?”

“Gitmek”, bu kelime aniden içimde yırtıcı kuş gibi dönmeye başladı. Ucu tırnaklı kanatlarıyla çarptı duvarlarıma. Hızlandı. Her defasında vücudumu kemirdi, ufaladı ve en sonunda göğsümde kanlı bir delik açarak dışarı fırladı.

Dumaz ilk iş beni bir apartman dairesine yerleştirdi. Şimdi yaşadığım yere yani. Evden çıkmıyordum. Genelde akşamları gelen Dumaz’la geniş terasa oturup şehrin akan ışıklı kalabalığını izliyorduk. Aşağıda yağmurluklarına sarılmış insanlar, gürültülü şehir trafiğine yağlı balçık gibi karışıyor ve saatler ilerledikçe bizden uzaklaşıyordu.

Tam bir ay sonra akşamüzeri dışarı çıktık. Hana vardığımızda yürümeyi unutacak kadar paslı kalan ayaklarım ağrımıştı. Bina reklam ajansları, beyaz eşya mağazaları, lüks lokantalar ve pahalı kuaförlerle doluydu. Hanın yola bakan cephesinde her şey normaldi. Gün boyu çalışanlar, müşteriler ve iş sahipleriyle dolup taşan bu hayat dolu yerin, yüksek duvarlarla çevrilmiş arka yüzü başka dünyalara aitti.

Dumaz yavaşça giriş kapısını tıklattı. İçeriye alındık

Adımımı atar atmaz, daha önce beni delip geçen hırçın kuşun yine içimde olduğunu hissettim. Geri dönmüştü. Birbirimize bakıyorduk. Öfkeli gözleri içime saplıydı.

Haftalarca orada kaldım. Beni odadan odaya alıyorlar, onlarca teste tabi tutuyorlardı. Önüme koydukları rakamlardan ve anlamsız kelimelerden oluşan kağıtlara her defasında azalan sürelerle bakmama izin veriyorlar daha sonra okuduklarımı boş bir kağıda yazmamı istiyorlardı.

Deneylerin zorluk derecesi giderek artıyordu. Kimi zaman önümden hızla onlarca fotoğrafı geçirirken yanımda duran birisi Kutsal Kitaptan metinler okuyor ve tam da o anda arkada sıçramama neden olacak gürültüler çıkarıyorlardı.

Bitkin düşmüştüm. Dumaz’a lanetler yağdırıyordum içimden. Buraya dayanmak mümkün değildi . Oysa o ana kadar yaşadıklarım daha sonra göreceklerimin yanında hiç kalacaktı. Hem de koca bir HİÇ.

Her şey biter. Tüm bu yıpratıcı koşuşturma aniden durdu. Geniş bir odaya alındım. Masanın ucunda oturan Dumaz, duvarı boydan boya kapatan perdeyi çekti. Ortaya çıkan kalın camın ardındaki loş oda beni dehşete düşürdü.

“ Burası neresi biliyor musun çocuk?”

Evet gördüğüm bir kadındı.

“ Burası tanrının yer yüzündeki hesap odasıdır.”

Bileklerinden kalın kumaş parçalarıyla bağlanmıştı. Çarmıhta bir kadın.

“Yaşananları tekrar hatırlatırız.”

Göğüs uçlarından ve bacak arasından kablolar sarkıyordu.

“ Burada unutmak yasaktır.”

Kadının vücudu o anda dalgalandı. Sarsılan etleri sıkıştıran kirli paçavraların gıcırtısını duydum.

Daha fazla dayanamadım ve dizlerimin üstüne çöktüm.

“Gitmek istiyorum. Geri götür beni” diye fısıldadım.

Dumaz yavaşça yanıma yürüdü ve elime kırmızı kaplı dosyayı tutuşturdu. Hemen tanımıştım. Yetimhanenin kayıt dosyalarından biriydi ve üstünde ismim yazıyordu. Karton kapağı usulca açtım. İçinde tek bir sayfa vardı.



Ölüm Tutanağı

İsim: Densitè Spillane
Kayıt No: 1108
Ölüm Nedeni: Yanarak ölüm..."

Metnin tamamını okumama izin vermeden çekip elimden aldı.

“Dönemezsin Densitè. Çünkü sen artık yoksun. Hatta bir taşın bile var şehir mezarlığında.”

O andan sonra kendimi tutamadım. Kötü kuş, siyah kanatlarıyla gırtlağımı zorladı. Kusmaya başladım. İçimdeki her şey aktı. Hatta neredeyse tüm unutamadıklarım bile. Gözlerim kararmadan önce son kez Dumaz’a baktım. Bu onu son görüşüm olacaktı.

Beyazlar içindeki odada uyandığımda ne zamandır orada olduğumu bilmiyordum. Beyimde dönen değirmen taşının gürültüsü duvarları titretiyor gibiydi.

Kapı açıldı. İlk defa gördüğüm adam yatağa yaklaştı ve yanıma oturdu.

“Günaydın Densitè. Her şey yolunda. Gördüklerin biraz ağır geldi sanırım. Merak etme bundan sonra sorguya katılmayacaksın. Biliyor musun dosyanı inceledim. Müthiş bir hafızan var. Sen bizim yürüyen arşivimiz olacaksın. Hiçbir yerde depolanamayacak, kimsenin ulaşmaması gereken bilgileri sana kaydedeceğiz. Ama bunun için hafızanı idareli kullanman gerek. Sonunda onun da bir sınırı var. Beyninin önemli kısmını bize ayıracaksın.”

Rolümü anlamıştım. Kirli tarihlerinin yazıcısı olacaktım. Yetimhanede çıldırmak üzereyken beni aldıklarında ruhum yoktu. Hiç olmadı. Onu hiçbir zaman hissetmedim. Ama ruhum yerine hafızamı almışlardı. Kötü kanatlarıyla o kuşu yine içime tıkmışlardı.

O günden sonra hayatım pek değişmedi. Hanın girişindeki kargo ofisinde çalışmaya başladım. Her hafta işten eve döndüğümde buzdolabını haftalık yiyeceklerle dolu buluyordum. Mutfak masasının üstünde günlük harcamalar için para dolu zarf hiç sekmiyordu. Özel isteklerimi yazdığım notlar her gün ortadan kayboluyor ama yazılanlardan sadece bazıları evime bırakılıyordu. Belki de tek mutlu olduğum günü sardunyaların gelmesiyle yaşadım. Nasıl olduysa buna izin vermişlerdi. Sanırım çiçeklerin beni rahatlatacağını düşünmüş olmalılar.

Hiçbir zaman rahatlayamadım. Ama bir süre sonra sanırım işimi kanıksadım. Göreve sık çağrılmıyordum. Değerli hafızamı sıradan kişilerle doldurmak istemiyorlardı galiba. Karşılarına oturup hikayelerini dinlediklerim sanırım en önemlileriydi. Ya da onlar için en tehlikelileri. Şu kesindi ki, gördüğüm yüzlerle son bir kez daha transfer odasında karşılaşıyordum. Orası son duraktı. Onları yok etmek için çoğunlukla bataklığın çözücü sığlıklarını tercih ediyorlardı. Birkaç ay sonra kemiklerinin bile bulunamayacağı yüzlere bakmak, onlara dair son kelimeleri dinlemek, var olmayan ruhumun boş yuvasını daha da oyuyordu.

Ama kendi seyrinde akan hayatım, önce şehir üniversitesinde başlayan ardından sanayi mahallesini saran olayların patlak vermesiyle alt üst oluverdi. Neredeyse haftada iki kez o yer altı cehennemine gitmeye başlamıştım. Daha çok görüşme daha çok kaydedilecek bilgi ve daha çok acı demekti benim için. Artık yakalananlar daha kısa süreler sorgulanıyor ve karşıma giderek dağılmış halde çıkarılıyordu. Zaman kısıtlıydı. Konuşması gereken bir an önce konuşmalıydı.

O gün “kırık kalemlerini aç” yazan notu masada tekrar bulduğumda çok şaşırdım. Çünkü aynı günde iki defa çağrıldığım hiç olmamıştı. Ama beni doğrudan götürdükleri transfer odasında gördüklerim daha çarpıcıydı.

Kirli perde her zamanki gibi yavaşça açıldı. Kızıl saçları fırtınada dağılmışçasına karmakarışıktı. Başı göğsüne düşük olduğu için yüzünü göremiyordum ama hafızamdaki kızıl saçlı kadınları hemen taramaya başlamıştım. Odada duran adamlardan birisi, ensesinden kavradığı kafayı kaldırdı. Tam da o anda gözlerini açıp dimdik bana bakmaya başladı.

Ağzımın kuruduğunu hissettim. Tanrım bu yüzü hatırlamıyordum. Kendimi zorladım, tırnaklarımı acıtarak etime gömdüm. Hayır bu kadını ilk kez görüyordum. Ve ilk kez gördüğüm birisi nasıl transfer odasında olabilirdi? Yanıtı kadının vücudunda gizliydi. Onu neredeyse delik deşik etmişlerdi. Kanlı tüller gibi boşlukta sallanan ellerine takıldı gözlerim. Tüm parmaklarını teker teker kırmışlardı. Kadın konuşmamıştı.

“Numarası SMTR-81. Geceleri caz söylüyor. İki ay önce üniversite ayaklanmasında yakalandı. Okyanusa yollayın bunu.”

Tekrar yüzüne baktım. Çillerin çevrelediği beyaz bir yüzü ve çok derin kahverengi gözleri vardı. Tam da o anda zaman durdu sanki. Her şey, bu kötülüğe dönen dünya bir anlığına mola verdi. Kadın kısık sesiyle şarkı söylemeye başladı. Çok uzaklardaki çöllerde dolaşan yalnız bir bedeviyi anlatıyordu. Güneşin kumlara ateş rengini vererek batmasını ve bedevinin hiç durmayan gönül ağrısını mırıldanıyordu.

Hepsi on saniye kadar sürdü. Kirli perde yine geçeğe indi. Koridorda onu sürükleyerek götürdüklerini gelen seslerden anladım.

İşte o günden sonra ne kadını ne de söylediği şarkıyı unutamadım. Geceler boyu içine düştüğüm tüm rüyalarda o vardı. Beynime bir kıymık gibi girmişti. Körlemesine hem de. Uzanıp beni acıttığı yerden çekip alamıyordum.

Bir süre sonra duvarlar onun afişleriyle doldu. Her yere yapıştırıyorlardı. Bazen otobüsün yavaşladığı duraklarda, alış veriş için girdiğim çarşıların eski duvarlarında hep o vardı. Şehir caz söyleyen kadını arıyordu. Gündüz yırtılan, yerinden sökülen afişlerin yerini gecenin karanlık saatlerinde yenileri alıyordu. Ve sesi sokakları kaplamaya başladı. Yürürken açık pencerelerden gelen şarkısı kulaklarımı dolduruyordu. En sonunda oturduğum apartmana kadar geldi. Şimdi ne zaman gün batımından hemen önce terasa çıksam, yan daireden gelen o çöl şarkısını duyuyorum.

Çok eski bir hikaye bu.
Unutulmuş izleri süren
yalnız bedeviden dinledim.
Çöl onu acıtmaz
Çöl onu avutur...

Artık hiçbir şey beni avutamıyor. Hemen şimdi kalkıp yan dairenin kapısını yumruklamak istiyorum. Bütün bu kirli hikayeyi karşıma çıkan ilk kişiye anlatmalıyım. Kara tüylü kuş yine içimi dövüyor. Kanatlarıyla duvarlarımı kanatıyor. Onu çıkarmam lazım. Çöle uçurmalıyım. Pençelerinde tuttuğu kanlı hafızamı yanan kumlar üzerinde parçalamalı. Ancak o zaman huzura kavuşabileceğim.

Ahmet BÜke / Eylül 2002

Hiç yorum yok: