19 Ağustos 2008 Salı

yorgi'nin türküsü emin dillerde

Memleketi sevmek biraz da kendini tesadüflere bırakmakla başlar.

Bir kıvrımın sonunda aniden doğan sokak, pencerelere sarılmış sümbüller, balkon yıkayan güzel bilekler, hiç tanımadık birinin merhabası ve bütün bunların ılık hikâyesi, insanı üzerine bastığı topraklara arzuyla bağlar. Yoksa bu kadar acının ve adaletsizliğin arasından hâlâ nefes almak nasıl mümkün olurdu.

Hikâyeler bizim ana sütümüzdür.

İşte sıcak bir yaz günü tesadüfen tanıdığım Yıldırım Hoca da doğduğu topraklarda kimsenin hikâyesi unutulmasın diye çırpınan birisi.

1935 yılında Karaburun’un Sayıp Köyü’nde doğmuş. Alman Harbi’nin açlığı arasında nasıl olduysa hayatta kalıp sarılmış zamanın ipine. İlkokuldan sonra Kızılçullu Köy Enstitüsü’ne yollamışlar onu. Sonunda müzik öğretmeni olmuş. Emekli olup doğduğu topraklara döndüğünde yöresinin dağına, taşına ve insanına vermiş tüm zamanını. İstemiş ki, buralardan kim geçtiyse, kimin ayak izleri hâlâ tozlar arasında duruyorsa hatırlansın.

Köy köy gezerek hâlâ hayatta olan ihtiyarları bulmuş ve onların anılarını, eski komşuluklarını, eğlencelerini, aşklarını ve kavgalarını iki kitapta derlemiş.

Gülümseyerek söyle diyor Yıldırım Aytaç, “Biz ne kadar ayrılsak da gene beraberiz. Kovanların arıları, narın taneleri misali, Selanikli Ali Pehlivan, Mora’dan Korintli Kostas, Karaburunlu Arif, Midillili Pavlov, Sakızlı Theodorakis, Ayvalıklı Bilal Kaptan aynı iklimin aynı iklimin aynı denizin çocuklarıyız.”

İlk topladığı hikâyelerden birisi kendi köyü olan Sayıp’ın Meyhanecisi Apostol’a ait. Rumlarla Türklerin beraber yaşadığı köyde bir numara şarap Apostol’da içilirmiş. Akşam tarladan dönen Rumların, büyüklere çaktırmadan yolunu değiştiren Türklerin soluklandığı meyhanede 78 devirli taş plaklar camları titretirmiş.

“O günleri yaşayanları dinleyerek Apostol’un şarabının sırrını buldum,” diyor Yıldırım Hoca.

“Meyhaneci, şarabını İncirli Koy denilen yerdeki arkadaşının bağından alırmış. Onun bağı Burgaz Arkası denilen mevkideymiş. İşte yalnız o kesiğin üzümü diğerlerinden farklı, o üzümden yapılan şarabın da ayarı, kıratı, tadı bambaşkadır. Apostol arkadaşı İstavri’ye birkaç kuruş fazla verir, ne yapar eder bağın üzümünü alırmış.”

“Ama üzümü almakla bitmiyor ki. İş şarabı yapmakta.”

“İstavri bağının üzümünü tek tek sabah güneş doğmadan sabah serinliğinde üzerindeki nem güneş görüp almadan keser, küfeleri mahzene alır dört gün karanlıkta bekletir. Böylece üzüm gevşer, kabuğundan ve çekirdeğinden ayrılıp suyunu koyuverir. Hem suyu çok olur hem de kolay ezilir, fermantasyonu kolay olur. Denizin nemiyle ıslanmış ve gün görmeden kesilmiş üzüm sırrın ilk parçasıdır. Diğer iş de ezilmesidir. Telis çuvallarda çıplak ayakla ve geceleri ezilen üzümün şırası ise iyi şarap için diğer iştir. Neden gece ezilir dersen üzüm suyunu seven arıların iğnesinden çıplak ayakları korumak için.”

Daha sırada Andon’un maltız keçileri, karısı Marika’nın küplere bastığı oğlak etleri, Andon’la Halil Dayının beraber attıkları balık ağları var.

Andon köylüsüne seslenirmiş, “Vre Mehmet, bir ağ yaptın bize. Balığa, bolluğa kavuştuk. Çocuklar hayır duası edip dururlar sana.”

Yıldırım Hoca’nın asıl büyük keşfi ise neredeyse unutulmuş olan Ambarsekili Yorgi’nin türküsünü bulup çıkarması.

“Yorgi Ambarseki’nin pehlivanı. Bileğini bükecek yiğit çıkmaz. Anası hep, ‘Benim oğlan ölmez,’ dermiş. Yorgi’nin komşu köyde bir Türk gelinine sevdalandığı duyulunca her şey değişmiş. Her ne kadar arada komşuluk olsa da iki taraf da bu işe razı olmamış. Türkler de Rumlar da Yorgi’yi uyarmışlar ama delikanlı dinlememiş. Sonunda Yorgi’yi ıssız bir yolda hançerlemişler. Kimin vurduğu bilinmemiş ama Rumca ve Türkçe söylenen türküsü kalmış geriye.”

Rumların gidişiyle türkü neredeyse unutulmuş. Ama günün birinde yolu Sakız’a düşen bir Karaburunlu kaldığı otelin tavernasında çocukluğunda dedelerinden duyduğu türküyü duyunca dayanamamış girmiş içeriye ve türküye katılmış. Sabaha kadar beraberce aynı türküyü söyleyip içmişler.

Sayıp’ın toprağı sıcak
Ambarseki iftirası birbirimize kıyacak
Yorgi’nin maması şimdi ne yapacak

Aman da Yorgi canım da Yorgi
Kabadayı olmuşsun
Aşlamacık yokuşunda
Uyumuş da kalmışsın

Aman da Yorgi dertli de Yorgi
Uyanamamışsın
Algın hançer yarasına
Dayanamamışsın.

Eğer yolunuz İzmir Karaburun’a düşerse, küçük çarşısına çıkın ve kitap tezgâhının başında oturan Yıldırım Hoca’ya “tesadüfen” rastlayın. O size bir çay ünlesin ve gözlerini kapatarak Yorgi’nin türküsünü söylesin. Siz eski anıları yeniden yaşayın ki Yorgi ve maması buralardan hiç gitmemiş olsun.

Hiç yorum yok: