27 Haziran 2008 Cuma

elbette bitiremedim

Sessizliğin Anarşisi, kara tasta sunulmuş kara bir sudan ibaret.

Çok şey anladım -anlamadım da- okurken. Bana kalan kekemelik oldu. Dilimde kanserli bir ur oldu kitap-ya da en iyisi “yazı” diyelim bütün anlamlarıyla. Çünkü –söyleyebildiğim kadarıyla “çünkü”- suda kendini ve hayatı görmek istiyor “fakir ben”.

Oysa en çok “kara” saklar kendini ve anlatır.

Üstelik tam da “gündelik hayatın” ıslak ve ağır vantuzları arasındaydım; yani arasındaydık ve kekeme derken bu dil durumunun hepimizi sarıvermesi tek dileğimdi.

Görüleceği gibi o kara tas beni de kendiden yaptı.

“Gündelik hayat… her gün-gece değil, gün-yeniden başlama gücünü hırstan ve hayalden alsa da, belki yalnızca bir lanetle (“böyle” yaşıyor olmanın, memnuniyetsizliğin ve başka türlü olabilirliliğin laneti), hatta şiddetle (lanette saklı, gizli, belli belirsiz ama sınırlı bir şiddetle) yaşanır; açılabilecek kaçış yollarıyla, tüneller, labirentler, çıkmaz dehlizlerle, yoklukla, yaşanır, katlanılır, karşı çıkılır…”(S.10)

Her gün bir lanetle mi başlıyor hayatımız? Ya ya ya evet, hırslı atlarımız var bizim. Bütün tünelleri biliyor. Kaçış kamçı oluyor da kendimize vuruyoruz. O sonsuz saydığımız tekrara katlanırken ölüm de iyi olur; hele kendi elimizle hazırladığımız ve soğuk bir yemek kadar lezzetli olan self-servis sonumuz - ona da söz söylenmiş “yazıda”.

“Çünkü:
İntihar etmeyip yaşıyorsak, anlamın büyüklüğünden değil, hayatın içine düşmüş olmaktan, mızır bir merak ile ıstıraplı bir inadın götüreceği yeri görme isteğinden; bir de üstüne üstlük, şahsi duruşun gölgesinin topluma bir lanet olarak düşmesini diliyor olmaktan başka bir anlamı yoktur her güne yeniden başlamanın.” (S.10)

Şimdi duralım burada.

Dilimizle beraber usumuz da kekeme olsun.

Hayatın içine düşmüş olmamız yeterince ağırken ona bizi sinek yapışkanıyla –“saksak kâğıt” derdi dedem buna. O da öldü.- bağlayan ve mayalandıkça kabaran merak ve ıstıraplı inadımız… ( tamamlayamadım ama sonuçta soru cümlesi olacaktı)

Baştan bunu düşünmüştüm. Kitabı – “yazıyı” diyecektim- ilk gördüğümde bana hiç iyi gelmeyeceğini biliyordum. Şimdi yapıştı elime işte mızır bir merakla.
O zaman şöyle yapalım. Ben size – bu kötü yazıyı/benim yazdığımdan bahsediyorum elbette/ optik ağlar üzerinde kayan kavram paketçikleri olarak deşeyim.

Doğum:
“Doğum, bir yere, bir zamana. Ve doğuş, istilaya uğramak: geçmişin, ailenin ve çevrenin istilasına. Kişi bir uzantı artık; ailenin, çevrenin, toplumun, kuşağın, tarihin uzantısı. Yaşayan ve ölü bir tarihe, tasarı ve hayallere eklenir kişi; içselleştirir ya da dışlar tüm bunları ama sonuçta bir anlam edinir kendine: Soyun, toplumun, kurumların yeniden üretimi.” S.11

Bu kelimeyi çok aramışım meğerse: “istila”
Şimdi bulunca anladım. Bana anlatılanları kavramaya başladığım andan itibaren irkilmiştim.

Tek katlı evin orta odası. Yazları serin, kışları buz gibi. Duvarlar briket. Orta oda. Bahçedeki kara erik ağacına bakıyor. Yerde el halısı, üzerinde annem. Ebe kadın. Babaannem bekliyor. Öbür odada Çiçekli Nene var. Kuran okuyor. Sonra Arap Hatça, Şekerimin Hatça-sağır olan-, İcracıların Necla, Saatçi Teyze, İnce Memedin anası, Rahmi Beylerin Naciye Hanım, Foto Mehmetin evlatlığı… hepsi amin deyip bekliyor beni. Bahçede, hanımelinin altında dedem sıkıntıyla toprağı eşeliyor. Babam dükkânda. Manifatura dükkânında cumhuriyet gazetesinin kenarlarını karalıyor sonra kalemi kemiriyor.

Herkes ve hepsi beni bekliyor. Kanlı bir suyla boşalırken halının üzerine bıçaklarını çekmişler, hazırlar.

Yaşamak:
“Yaşamak, köleliktir; zamanın ve mekânın kuşatmasını veri almaktır, özgürlüksüzlüğün kabulüdür. İnsan, doğmuş olmanın azabını, hayatın köleliğini kabul ile tanrılaşma isteği arasında gidip gelerek teskin etmeye çalışır.” S14

Burada öykü için duralım.

İstila altındayken özgür olamaz insan. Yine de itiraz ediyorum. Öyküyü ekmek içinde saklı gelen bir eğe gibi kullanmadık mı biz? Aklımızı özgürleştirmek için. Takıntı halinde ve giderek daha kısa yazmamızın tek nedeni buydu sanki. Yoksa tanrı olamayacak kadar ufak kanatlarımız.

Çocuk:
“Çocuk, tüm yaratıcılığı, oyunculuğu ve hayal dünyasıyla doğar. Her şeye muktedirdir: Tekrar hariç, disiplin ve çalışma hariç. Ama aile ve okul, toplumsallık mikroplarının ilk aşılarını yapan bu iki kurum, yaratıcılığı ve hayali iğdiş eder. Hapishaneye ve kışlaya özgü bir eğitim, gelecek kavramını şırıngalarken, bugüne dair arzu ve merak yok edilir. Korku yoluyla öğretilen her şey, güvensizlik ve suçluluk duygusu yaratır.” S.19

Parayla uçurtma yapılan bir çocukluktan geliyorum. Önce istila, ardından beceriksiz parmaklar. Kargı tutamayan ve teraziyi oturtamayan. Bu yeterince ağırken yanıma Deli İbrahim’i oturttular. Üstelik türkü söylerken dayak atıyordu öğretmen. İbrahim, deli olanı, işedi üzerine ilk ders. Tahtada dayak yedi. Tek ayak üzerinde durmayı da beceremedi üstelik. Sökük ağlı pantolonundan ışıyan ıslaklık ömrüm boyunca ellerimden gitmedi.

Aş, iş:
“Çalışmak, ister ahlâki olarak-“çalışmak yüceltir”, “çalışmak özgürleştirir-, ister araçsal olarak-“daha iyi yaşamak için”, “yarın için”, “tatiller için”, “çocuklar için”, “emeklilik için,”…-düşünülsün, sonuçta, ne yaratıcı ne de şahsi bir edimdir. Süreğen ve kalıcı kılınan tek şeyin, insansız ve soyut kurumların bekası sağlanırken, çalışma, olmazsa olmaz bir döngü olarak, çalışanın daha çok tükenmesine ve tüketmesine yol açar, böylelikle sistemin tüm alanlarını besleyen kılcal bir ağ işler kılınmış, genişletilmiş olur.” S. 20

Çalışmanın içinde de bir itaatsizlik yaratabilir miyiz? Mesela önümüze dosyaları yığarak ve sütre gerisinde, pim çek, bomba at pozisyonunda öykü yazarsak bunu başarmış olur muyuz? İstila sürüyor! “Yanılsama yaratmak boşuna” mı acaba?

Son:
“Sonun ve yıkımın çağı: Herkesin (en azından görüntüsünün, aşırı gerçek görüntüsünün) iktidar sahibi olabildiği böyle bir çağda, değişim, dönüşüm özlemlerinin taşıyıcısı olabilen kitlesel bir özne yok artık. Kitleler adına iktidara el koyan seçkinler de yok. Topluma, hatta tüm dünyaya önerilerde bulunan devrimciler, reformcular yok. Kültürün popülerleştiği, bilginin kuru bir yığın halinde erişilir kılındığı bu enformasyon (dezenformasyon) bombardımanı çağında; herkesin her konunun uzmanı olduğu bu niteliksizlik çağında; her konunun yığınlarca bilindiği, tartışıldığı, herkesin her konunun uzmanı olduğu bu niteliksizlik çağında, herkesin seçkin olarak adlandırılması mümkün olduğundan, kül yutmaz kitleler kendi adlarına hareket edebiliyor artık.” S.25-26

Elbette bitiremedim bu “yazıyı”. Lanetliler rafında bekliyor.

Sessizliğin Anarşisi, bitirilmek ve anlaşılmak için değil.

Ona belki yaklaşabiliriz. Dokunmadan ama.

Belki hissedebiliriz kara tastaki kara suyu.

“Bu katliam çağında, onca yıkımın ardından dünyaya gelmiş olmak, yaşıyor olmak, sürekli kan kaybetmektir. Birileri her gün işkence makinesini döndürmeye, ötekiler bu çarklardaki yerlerini almaya gönüllü ve zorunlu olarak gidiyorsa, yazı ancak bir cerahat gibi akabilir ve bir irin gibi yapışıp kalabilir yazanın yüzüne…” s.60


Işık Ergüden, Sessizliğin Anarşisi, Versus Kitap, Mart 2008, 86 sayfa

virgül / haziran 08

Hiç yorum yok: