11 Mayıs 2008 Pazar

sözcükler arayan adam

Eduardo Galeano’nun güzel bir pozu var.

Siyah beyaz.

Kasketini hafif yıkmış, ağarmış saçları fışkırıyor. Sıfır yaka tişörtü ve kirli montuyla balıktan az önce gelmiş, sandalını kumsala çekmiş, taşın üzerinde heyecanla kuyruğunu sallayan köpeğinin başını okşamış bir mahalle abisi edasıyla gülümsüyor.

Yorgun mu?

Sanki öyle.

Belki ellerini sinirle pantolonuna siliyor ve sabırsızca yeni yazısının başına oturmak istiyor. Ama gözleri, 14 yaşında haftalık sosyalist gazete El Sol’e yaptığı ilk çizimlere bakar gibi hınzır hâlâ.

Latin Amerikan’ın bu militan gazetecisi yazılarını fırtınalı hayatı boyunca uçurdu.

Uruguay’ın efsanevi haftalık gazetesi olan Marcha’da 60’lı yıllar boyunca yaptığı editörlüğün ardından Tupamaros Hareketi’nin gazetesi Epoca gazetesinin kurdu ve yönetti. Hapis ve sürgün yılları. Ardından Arjantin’de kültürel bir dergi olan, Crisis'i kurması sonra yine ölümü ensesinde hissederek sürdürdüğü kaçak zamanları.

“Sorarak keşfettim. Sorarak ve kendime sorarak; yaşadığımız bu gezegen nereden geliyordu, her dakika otuz çocuğun açlıktan ya da hastalıktan ölmesi için her dakika silahlara bir milyon dolar harcayıp hiçbir ceza görmeyen bu dünya nereden geliyordu? Sorarak ve kendime sorarak: Bu dünya, bizim dünyamız, bu mezbaha, bu tımarhane tanrının eseri mi, insanların eseri mi? Hangi geçmiş zamandan doğdu bu şimdiki zaman? Niçin bazı ülkeler diğer ülkelerin sahibine dönüştü, bazı insanlar diğer insanların, erkekler kadınların, kadınlar çocukların, mallar insanların sahiplerine dönüştü?”

“Ben tarihçi değilim. Ben bir yazarım. Amerika’nın belleğine saplantısı olan, özellikle de Latin Amerika’nın, belleksizliğe mahkûm edilmiş şefkatli toprakların belleğine saplantısı olan bir yazarım.” s.15

İğdiş edilmiş ama derinlerde bir yerde hâlâ kan pıhtısı gibi atan toplumsal belleğe olan bu tutkusu Galeano’nun kalemini sürekli açmasına ve insanlık, devrim, aşk üzerine kendinden geçercesine yazmasına neden oldu.

Elbette kasketini fırlatıp “yazı” üzerine düşünürken de buldu kendini.

Meksikalı yazar Juan Rulfo, ona “baltayla” yazması gerektiğini fısıldar. Yani metni, bir, iki, üç, beş, yirmi faklı şekilde ve her defasında daha kısa, daha yoğun ve küçültülmüş halde.

Her zaman ustası kabul ettiği Rulfo’un esintisi, Galeano’nun metinlerini laf kalabalığından uzak, vurucu ve dans eden sözcüklerden kurmasına neden olur.

“Sessizlikten daha değerli” yazıları, şiirin sınırlarında güneşlenirken devrime dokunan gazeteciliği edebiyatla omuzdaşlık yapar. Aşağıda kendi hayatı üzerine yazdığı satırlardan fırlayan tango figürlerinden bunu kolaylıkla anlayabiliriz.

“Geçmişin sessiz ya da dilsiz olmadığını keşfettiğimde yirmi yaşımı geçmiştim. Bunu Carpentier romanları, Neruda şiirleri okuyarak keşfettim. Bunu kafelerdeki Uruguay kırlarında ihtiyar bir savaşçı, o kadar ihtiyar ki yorgun göz kapaklarını açık tutmak için arasına küçük bir portakal sapı yerleştiren ama bir taraftan da mızrağının ucunda düşman bir süvariyi kaldıran çok ihtiyar bir savaşçı üzerine hikâyeler dinleyerek keşfettim.” S14

Galeano’nun yazarlık ve edebiyat üzerine kafa yormasının bir nedeni de edebiyatın yaşamdaki büyülü yerini keşfetme becerisiyle ilgili galiba. “Ne o kadar tanrıyız ne de o kadar böceğiz,” derken yazıyı bir ruh elbisesi gibi giyenlerin dönüp dönüp okumaları gereken satırları kazmış gibidir.

“Edebiyatın, bir eylem biçimi olarak, doğaüstü güçleri yoktur. Ama yazar, eseri aracılığıyla buna gerçekten değen eylemlerin ve insanların yaşamaya devam etmelerini sağlayarak bir takım büyücü özellikleri gösterebilir.”

“Eğer yazılan etkilenmeden okunmamışsa ve bir ölçüde okuyanın bilincini değiştirmiş ya da beslemişse, yazar değişim sürecindeki payını talep edebilir: Ne kibirlenecek ne de sahte alçakgönüllülükle, çok daha büyük bir şeyin küçük bir parçası olduğunu bilerek.” S.25

O, edebiyatın kendi kendine gerçekliği değiştirecek bir büyü olmadığını düşünürken, eserin yazarın yaralı bilincinden sürgün vererek dünyaya düşen ve ona dokunanların da bilinçlerini paslı bıçaklarıyla deşen, dönüştüren bir “büyü” olduğuna inandı. Ona göre, iyi metinler okuyanda serbest bıraktıklarıyla ölçülebilirdi.

“Bir kitap dünyayı değiştirmez, denir ve doğrudur. Ama ne değiştirir dünyayı? Bir süreç, duruma göre hızlı ya da yavaş, her zaman kesintisiz ve kendiliğinden binlerce boyutu olan bir süreç.” S.54

Yazı dediğimiz bu şaman dansının içinde tepinenler için Galeano hâlâ kalemini açıp duruyor. İşkence edilerek öldürülen yoldaşlarını ve tüm yitirdiklerini temiz bir sayfanın üzerinde yeniden doğurarak.

ahmet büke /birgün kitap /10 mayıs 08

Biz Hayır Diyoruz, Eduardo Galeano, Metis, 2008

Hiç yorum yok: