5 Mayıs 2008 Pazartesi

son

“İçeriden bir yağmur yağdı. Annemi vurdum kapı önünde. Doğ, doğ, doğ diye hıçkırdı tavanlar. Gördü kanlı düşlerimi. Ay sevdim güpegündüz. Unut nehirleri taştı. Dünyayı üleştirdi sakallı çocuklar. Aniden hepimiz yitiriverdik anılarımızı. Geride kocaman boşluk duruyor. Boynundan çam dallarına asılı asude zaman. Sıcak bir tepside yedim çocukluğumu. Çelimsiz bacaklarım için kendini sağdı. Yeşil parmaklarıyla doyurdu katlini. Beşiğimi hatırlamıyorum. Sarı yeşil ahşaptı. Yoksa demirinde kestikleri kurbanın pöstekisine mi sarmışlardı beni. Kırdım beşiğimi. Unuttum sesini. Havlı bir halının üzerindeydi dünyanın arzı. Kırık ceviz kabuklarıyla depremleri karıştırıp boğmaca aşı yaptı bana. Annemi boğdum ilk kez düşümde. Kan ter içinde çarşaflar serdi yeniden. Temiz kokulu baharla belediğini sandı beni. Oysa avucumda sıkılı cenin zarıydı. Kokusunu bıraktım rüzgârlara. ”

Adam son cümleyi yeniden okudu.

“Kokusunu bıraktım rüzgârlara.”

Son kelimeyi yineledi.

“Rüzgârlara.”

Kâğıdı katlayıp yanı başında duran göbekli adama uzattı. Kâğıt elden ele dolaştı. Sonunda savcı beye ulaştı.

“Başka bir isteğin var mı?” dedi savcı.

“Yok.”

“Sigara?”

“İstemem.”

“Peki,” dedi savcı. Gözüyle işaret etti.

Adama beyaz gömleği giydirdiler. Kolları arkadan bağlandı. Göğsüne hüküm kâğıdı iğnelendi. Şişman adamla beraber çıktılar tahta iki basamağı.

“Yazdıklarımı anneme vermeyin. Olur, mu?” dedi.

Başını salladı savcı.

“Olur,” dedi içinden.

“Annemin yanına gömün beni.”

Başını salladı savcı.

“Olur.”

Hiç yorum yok: