26 Mayıs 2008 Pazartesi

Gün Ortasında Yeniden Başlamak

"Sait, ansızın öldü. Ölüm haberi bile vaktinde alınamadı. Cenazeyi evininin bulunduğu sokaktan geçirdiler. Bakmayın gazetelere ağlayan tek kişi yoktu. Yalnız yaşlı bir kadın, o da her tabutun arkasından ağlayan cinsten. Şişli camiinde, yüz kişi kadardık. Nasıl bir yağmur!... Revakın altına sığındık, sigara üstüne sigara içtik. Haldun’u o gün ilk defa dudağında sigara ile gördüm; onu da bitiremedi ya, düşürdü. Mezarın başına geldiğimiz zaman, biz daha azalmış, yağmur daha çoğalmış, imam da hızlanmıştı. Öylesine çabuk okudu ki, kimse âmin demek fırsatını bile bulamadı. Sonra... araba bulmak için koşuşmalar, itişmeler.

Dönüşte, şoför: 'kimdi bu, ağbi?' dedi. 'Sait Faik' dedik. Anlamadı. Üstelemedi de. Biz de bir şey anlamadık ya. Hiçbir şey olmamış gibi davranmak için aşırı bir gayret gösterdik, 'Sait be, bu havada ölünür müydü?' diye bağıranlarımız oldu. Ama sonraları, yavaş yavaş sıkıntı içimize çökmeye, yerleşmeye başladı.”

Adnan Benk, Türkçenin en iyi kalemlerinden Sait Faik’in son yolculuğunu böyle anlatır. Baştan sona kocaman bir hüzün bulutu.

Ama öykümüz yine de yatağını zorlayan inatçı nehirdir.

Bu suyun genç damarlarından Behçet Çelik, “Gün Ortasında Arzu” isimli kitabıyla 44.Sait Faik Hikâye Ödülü’nü aldı.

Gün ortasında, kaldırım taşına oturmuş bir adamın, hayatının sıfır noktasıyla hesaplaşmasını anlatan kitabın ilk öyküsü, aslında verilen ödülün edebiyatımız için nasıl da isabetli bir seçim olduğunu gösteriyor. Çünkü insanı anlamaya kendimizde başlayabiliriz ve ancak iyi edebiyat, karanlıkta parlayan ve kötücül yanlarıyla umudu da beraberinde taşıyan bu karmaşa içindeki düzeni önümüze gayet açık biçimde serer.

Yazar, kitap boyunca o en önemli yerde, kaldırım taşının üzerinde, oturarak bir totem ağrısı gibi bütün kahramanlarını bu noktada dolaştırıyor ve dipten ama sessiz bir sarsılmayı açığa çıkarıyor. Bunu da en güvendiğimiz kaleyi ya da son direnç bendimizi, umuda olan haksız güvenimizi yıkarak yapıyor. Oysa onun dediği gibi, en kötüsü umudunu kaybetmek değil.
Gerçekten umudu kaybedince başlıyor olabilir dünya.

“Hiçbir şeye hayıflanmıyor insan o zaman.” (Gün Ortasında Arzu, isimli hikâyeden)

Üstelik yazarın yaptığı umutsuzluğun kutsanması değil. Onu bozup yeniden kuruyor ve aslında tükenmek bilmeyen arzumuzun güneşinde parlayan yaşama içgüdümüze yeniden yediriyor.

Bunu da, ısrarla tutkulu kadınların gezegenine kapılan kahramanlarıyla hissettiriyor bize.

“ ‘Canım,’ desem, ‘Canın çıksın,’ diyecek gibi bakıyordu. ‘Canım,’ bile diyemedim.
Bir kez daha, ‘Senin neyini sevdim ben, senin Allah aşkına?” dedi.

Bak ben buyum işte, diyebilmek isterdim. Bunu sevdin sen. Bu tutukluğumu sevdin. Çevrendeki herkesten farklıyım. Herkesin her konuda söyleyecek sözleri, doğruları varken, benim kimseye bir şeyim yok.
...

‘Doğru olan ne peki? Çırpınıyorum karşında, susuyorsun. Daha da zorlasam, kelimelerin yetmediğini söyleyeceksin, hep yaptığın gibi. Takılmışsın buna. Beni üzmekten zevk alıyorsun. Yaşadığını böyle hissediyorsun. Kim bilir, kimin öcünü alıyorsun beni böyle sefil hallere sokunca.’

‘Hayır’ anlamında başımı salladım. ‘Sakin ol,’ diyebildim. Yanlış olan buymuş. Dememeliymişim. ‘Ne sakin olacağım,” deyip kalktı. Sigara paketini çantasına fırlattı. Arkasından bakabildim giderken. Ne güzel savuruyordu saçlarını.
Dönüp bakmadı....” (Tutmayan Fal isimli hikâyeden)

Sonuçta ölümün bilincinde olan ve hatta zaman zaman yok oluşu dileyenler bile göz ucuyla yaşama bakmak istiyor.

Bunun bir yolu da tutkulu kadınlara dokunmak değil mi?


Ahmet Büke / Birgün Kitap / 24 mayıs 08


Gün Ortasında Arzu, Behçet Çelik, Kanat Kitap, 2007

Hiç yorum yok: