9 Nisan 2008 Çarşamba

Şimdi İzmir Yanıyor!

Belediye ana caddenin iki yanına törenle dikmişti bu fidanları. İki tane kibrit kavağı. Başkan, tahta platformun üzerinde memleket ve ağaç sevgisine dair uzun bir söylev vermiş, arkada bekleyen belediye bandosunun davulcusu aniden çıkan ilkbahar güneşinin de etkisiyle kendinden geçip ayakta horlamaya başlamış ve kalabalıktan yükselen gülüşmeler başkanın genç eşi tarafından fark edilmişti. O güzel kadının nasıl ensesinden başlayarak topuklarına kadar kızardığı günlerce şehir kulübünde konuşuldu. Tören gününün akşamında, tepeden ilçeyi gören belediye sarayının lojman katından gelen tabak kırma sesleri mesaiye kalan tahsil veznesi memurları tarafından duyuldu. Kuşkusuz bu da hemen bütün ilçeye yayıldı. Başkanın karısı ne zaman öfke nöbetine tutulsa evdeki bütün tabakları birer birer kırıyordu. Bu sesler çarşıdaki ilçenin tek zücaciyecisi Sami Bey için elbette mutluluk kaynağıydı. Zira hemen ertesi gün genç kadın uzun topuklu ayakkabılarının üzerinde yaylanarak ve ölçülüğü eteğini yine de aniden çıkan rüzgârdan sakınarak çarşının en sonundaki zücaciye dükkânına girerdi.

“Sami Bey.”

“Buyurun Ayla Hanım. Hoş geldiniz. Reis Bey nasıllar?”

Ayla Hanım, eliyle “geçiniz” işareti yaptıktan sonra, “Geldi mi yeni mallar İzmir’den,” diye konuya girerdi.

Sami Bey, genç hanımı asma kattaki uzun tezgâhın başına buyur eder, çırağını da havuzlu kahveden iki sade kahve alması için yollardı. Elbette Sami Bey, ilçenin en akıllı, en fırlama çocukları arasından seçerdi çıraklarını ve “havuzlu kahveden iki sade kap gel,” lafını duyan velet bunun makul bir süre ortalıktan kaybolması için söylendiğini bilirdi.

Asma kat çatıdan gelen kalın çam kütüklerinin kokusuyla dolu olurdu. Işık duvarda küçük saklı köşelerden mavi uzun masanın üzerine düşerken yeniden kırılıp parçalanırdı.

Ayla Hanım, porselen takımları gösteren renkli sipariş albümlerine bakarken Sami Bey yavaşça omuzlarını uzatır, “Ah, bu yeni seriyi hemen geçiyorsunuz,” diye kadının güzel bileklerine dokunurdu.

Ama parmaklarımız eşizdir. Delirmiş taylar gibi beyazlıklar üzerinde koşar, kişner ve eşinirler.

O gün, Ayla Hanım yarım saat sonra yine geldiği gülümsemesiyle gittiğinde adam sakinleşemeyen kalp çarpıntısını gece yarısına kadar taşıdı. Ardından yavaşça yerinden doğruldu ve dükkânın kapısını bile kilitlemeyi unutarak sokaklara düştü. Yoluna çıkan yeni dikilmiş ağaçları görünce durdu. Ayla Hanım’ın hiç kesmediği tüyleri arasında ıslanmış ve hâlâ üzerinde mayhoş kokusu duran parmaklarını fidanlardan birinin toprağına batırdı. Arkasında onu sessizce izleyen köpeklerin farkına varmamıştı.

Sami Bey ayrıldıktan sonra önce kızıl tüylü köpek gelip toprağı uzun uzun kokladı. Ardından diğerleri geldiler. Eşinip, yaladılar çamurlu çukuru.

Gece boyunca yağmur yağdı.

İki ay sonra ilçenin Çingene mahallesinde o korkunç salgın başladı. Köpekler ihtiyar bir kadının tenekeden kulübesini basıp zavallının nerdeyse yarı kıçını yediler.

Hastanenin tek hekimine getirilen yaralı, ortalığı birbirine katıp sürekli küfrettiği için hızlı bir pansuman ve dikiş operasyonunun ardından apar topar taburcu edildi. Ama ihtiyarın öfkesi geçmedi ve mahallede onunla dalga geçen genç kızların tümünü tırmaladı. Bununla da durmadı, gecenin yarısında evine dönen başı dumanlı muhtarın kafasına dolu süt güğümüyle vurdu ve aciz adamın taşaklarını kanatana kadar dişledi. Seslere çıkan ve üzerine sopalarla yürüyen iki kadın daha nasibini aldı.

Ertesi gün hastaneyi dolduran yaralıları gören doktor, önceki gün aceleyle yolladıkları yaşlı kadına kuduz aşısı yapmadığını fark etti. Hemen polisi aradı. Ama yaşlı kadın bulunamadı. Mahalleden yakalanan köpekler tedbir amaçlı askerlik dairesinin depolarına ayrı ayrı kilitlendi. Gerekli süre boyunca izlenen köpeklerde olağanüstü bir durum gözlenmeyince herkes derin nefes aldı.

Ama yaşlı kadının dokundukları asla eskisi gibi olmadı.

Mesela muhtar, ispirto içmeyi bıraktı. Fakat karısını daha çok döver oldu. Dedesinden kalma kırk yıllık klarnetini kırdı. Zurnaya merak saldı. Mahallenin en dertli zurnacısıyla bastı karısı onu.

“Evet, artık onu seviyorum. Yalnız senin gibi de kalburabastı yapamaz kimse,” dedi.

İhtiyar heyeti toplanıp güzelce patakladı muhtarı. Zurnacı çocuk “doğrarım kendimi,” diye jileti gösterince bıraktılar zavallıyı.

Peki ya diğerleri?

Genç kızlardan birisi saçlarını kazıdı. Evin damına çıkıp attı kendini. Az daha hemen altında duran ihtiyar fayton atının belini kırıyordu. Ama arabanın sağlam ağaçtan oku kızı neredeyse öldürüyordu.

İki çocuklu kadının birisi kalp çarpıntısıyla çıktı gece vakti evinden. Doğruca eczaneye gitti. Kalfa, uykulu gözlerle kadının tansiyonunu ölçmeye kalktı. Yerdeki kirli halının üzerinde buldular kendilerini. Az sonra oradan geçen gece bekçisi şaşkınlıktan düdüğünü yuttu ve ertesi gün şiddetli karın ağrılarıyla İzmir’e kaldırıldı.

Bu çalkantı sürdü gitti.

Üç cinayet işlendi. Olanlara anlam veremeyen şaşırmış bir kocayı, hekim jandarma marifetiyle akıl hastanesine sevk etti. Müftü tayinini istedi. İkinci benzin istasyonunu açacak olan ilçenin en zengin adamı genel ev ruhsatı için belediye meclisine başvurunca buz gibi hava esti ortalıkta.

Ayla Hanım bir sabah yine zücaciye dükkânına geldi. Sami Bey düşünceli gözlerle ilçenin haber gazetesine eğilmişti. Güzel kadını görünce eli yanda duran boş çay bardağına çarptı. Kırılma sesiyle beraber çırak çocuk fırlayıp dışarı koştu. “Havuzlu kahveden iki sade, iki sade..,” diye sayıklıyordu uzaklaşırken.

“Sami Bey, veda etmeye geldim.”

“Ama efendim…”

Sami Bey’in lafı yarım kaldı.

Kadın uzanıp adamın uzun parmaklarına dokundu.

“Bakın mutsuz bir kadının ıslaklığı nelere mal oldu. Ya, aklımdan geçenleri yapsaydım?”

Ertesi gece ilçede orta şiddette deprem oldu. Kasap dükkânının camekânında asılı yarım kuzu sallantıdan camı kırıp sokağa düştü. Sabaha kadar ilçenin kedisi köpeği bayram etti.

Artçıları kimse hissetmedi bile.

Ayla Hanım, İzmir’e annesinin evine döndüğü hafta Rus bandıralı kuru yük gemisinin dümeni kilitlendi. Gazetelerin ilk sayfası Alsancak İskelesi’nin yıkılmış fotoğraflarıyla doluydu.

Ahmet Büke / 09 nisan 08

Hiç yorum yok: