28 Nisan 2008 Pazartesi

"atlar yel gibi götürür insanı"

Öykümüz, yorgun ve yaralı bir at mıydı?
Düşmüş.

Unutulmuş.

Onca yoldan sonra kimsenin dönüp bakmayı istemediği kuytulukta, yine de gülümseyerek ve alnına düşen perçemleri savurarak izliyor muydu hayatı?

Öykümüz, gökyüzündeki “yok” tavlasından uzun kişnemesiyle çitleri aşıp onu görmezden gelenlere rağmen delikanlı kanını sıcak tutacak mıydı?

Peki, öykümüzün en güzel yelelerine tutunup koşanlardan değil miydi Orhan Duru?
Hafif süvari, yakışıklı çizmeleri ve omuzları parlayan deri ceketiyle doru donlu atın üzerinde en ustaca eğer boşaltırken okumuştuk ya, biz onu.

“Öykü yazmama hali normal bir haldir. Sanatçılar, yaratıcı eylemlerde bulananlar, bu normal halin dışına çıkmak ister. Unutmayalım Napolyon da savaş normal, barış anormal haldir demişti… İnsan varlığını kanıtlamaya çalışır. Öykücü de kendi varlığını kanıtlamak için öykü yazar.” S.39

Bütün o hır gürün, geçim derdinin, kimi zaman dikenli ayaklarıyla üzerimizde yürüyen korku sisinin arasından sıyrılıp normal olmayanı yapanlar için bu sözler.
İnsan ve varlık kaygısını dert edinmiş, söyleyecek çok şeyi olanlar için. Kendinden yola çıkıp iki adım sonra özünü de dışlayan ve varlığından uzaklaştıkça onu anlamak için sarındığı kurmacanın içinden sorularını soran; sormakla kalmayıp onları açık yaraları gibi ahaliye gösteren öykücü için.

Öykücünün karnı yarıla, zarı yırtılmamış kırk sözü çıka.

Öykücü sözünü sorularıyla sular. Çok meraklıdır o. Çok korkar bu yüzden zamandan. Zaman bu dünyada “sınır” demektir. Eski dünyanın gidip dayandığı ve inat edenlerin sonsuza dek düşecekleri düzlüğün keskin kenarları gibidir. Zaman, ölümlü olduğumuzu mühür gibi vurur avuçlarımıza. Ve ölüm, daha soramadıklarımız için beklemez bizi. Kim açacak o zaman heybemizi? Cevapları değil soruları severiz. Üstelik “bilenlere” kim inanır?

“Yıllar boyunca tüm doğruları bildiğini, gerçeğin iç yüzünü kavradığını belirtenlerden bunu yaşamında bir kalıba oturtup işin içinden çıkanlardan hiç hoşlanmadım. Dünyanın sırrını çözdüğünü sananlardan çok çekti insanlık. Ama insanoğlunun eğilimi de böyle. İşin kolayına kaçmak ve bir çırpıda çözüm bulmak istiyor. Bunu yapınca rahatlıyor. Bizim görevimiz ise bu değil. Bir yazar, bilinmezin belki de hiç bilinmeyecek olanın peşinde koşarken; doğrulara eriştiğini öne sürenlere ve tüm sorunları formüllere indirgeyenlere karşı uğraş vermeli.” S.49

Sorularını diliyle dokur ama düş gücüyle giydirir öykücü.
Hiç gidilmeyen kayayı bulmak ve omuzlayıp altına bakmak ister. Atını eyerlemez. Onunla beraber koşmayı öğrenir. Düşerini dizginlemez, bacaklarından akan sıcaklıkla ona yön verir. Çok yumuşak. Sevgiliye dokunur gibi.

“Öykü düş gücü ister. Öykü hem düşlerden hem de yaşamdan kaynaklanır. Yalınlık, fantezi ve kurgu ister. Kimi zaman ayrıntılar üzerine kurulur ve yapılanır. Çağdaş öykücülük ise gizemli bir anlatımla bir arada gider. Kısaca öykücülük zor bir yazım türüdür. Kendini bırakmaya gelmez. Ulu orta ve düzensiz bir yöntem izleyemezsiniz. Üstelik yazarın belleği kendine özgü bir anlatım biçimine sahip olmasını da gerektirir.” S.23

Atımızın kıymeti onun terinden gelir.
Bizi derin çöllerden ve açıklık uçurumlardan geçirirken, herkesten uzak kendi günahlarımızın içinden kaçırırken sırtını kaplayan köpükler bu nedenle kutsaldır yazar için.

“Ben cambazlıktan çok, ilgi toplayan, derin gerçeklik duygusu veren, kendime özgü anlatımı olan öyküler yazmak isterim. Kısaca öykü yazımında kurgu ağırlığı önce gelir. Önce kurgu sonra anlatım ya da deyiş. Önemli olan bunlardır. Deyiş, öykücüyü bir anlamda yazar yapar. Kurgu ise yazarı öykücü yapar. Doğal olarak bu konularda düş gücü önde gelir.” S 53


Orhan Duru yarım asırdır sırtında o atın.
Daha da kalkacaklar şaha kuşkusuz.

“Bir yanılsama sanatıdır öykü bir bakıma(…) Bir illüzyonist nasıl silindir şapkasının içinden beklenmedik şeyler çıkarıyorsa, ben de öykülerimin içinden güvercinler ve tavşanlar çıkarıp şaşırtmak istiyorum!” s.63


**** Orhan Duru, Öykü Yazmanın Sırları, Karakutu Yayınları, Şubat 2008, 94 sayfa


ahmet büke /nisan 08, virgül aylık kitap ve eleştiri dergisi

Hiç yorum yok: