4 Mart 2008 Salı

uzak

“Hadi kalkalım. Gün batıyor. Hadi göz kapaklarımızı uçuralım rüzgârda.”

Bıraktığı sigara dumanı iri gözlü bir kaplana döndü. Yüksek otların arasından sessizce sürünen yırtıcı oldu. Duygusuz tik taklarını saydı. Saat benzeri makineydi. Elleri, kasları, omuzları ve tekmesi. Öğlen hamsi buğulama yedi tek başına. Geğirince dosyaların üzerine ekşi bir uzay gemisi yayıldı. Çocukluk dergilerini düşündü. Ahmet Bey -babası- tapu dairesindeki mesaisini bitirir bitirmez, pek çalışmazdı ama daha çok evrakların üzerinde dalgınca dolaşırdı bakışları, kürdün lokantasına yollanırdı. Ah evet kuzum, Ahmet Bey dalgındı. Hele büyük, kara kaplı tapu defterlerini açınca önüne, o kadar ada, pafta ve numara üzerinde ve o kadar şerh düşülmüş, ipotek işlenmiş ve kimi fek edilmiş sayfa ardına sayfa gelince kaçıp karşı tepelerdeki çayırların arasına sinmek ve uyumak isterdi. Ahmet Bey, tembeldi kuşkusuz. Sinikti. Elinden içlenmekten başka iş geldiği görülmemişti. Yakışıklı, endamlıydı ve kalemde çalışan iki memurenin düşündükçe ıslandığı adamdı. Lakin evde yatağın kıyısını alır, ortaya konan kıymalı patates yemeğinin dibini yerdi. O yüzden kürdün lokantasını, orada yudumla içtiği rakıyı, garson çocuğun boş yoğurt ve pilaki tabaklarını alırken omzuna sürtünüp dokunmasını iştahla severdi. Adamdı orada. Maaş, itibar ve gülen yüzdü. Dönerken meyhaneden köşedeki kırtasiyeye uğrayıp “Çocuk mecmuaları, lütfen” derdi. Sonra evinin kapısını tıkırdatırdı. Kapıyı çalmazdı kuzum Ahmet Bey. Parmak uçlarıyla yoklardı. Sessiz, silik, mahcup, suçlu, yıkık ve umutsuz. Ahmet Bey –babası- kapağında kara kalemle taranmış iri bir hamamböceği olan -yok yok gerçekte uzay gemisiydi- dergiyle eve geldiği gece öldü. O gün hamsi buğulama mı yemişti? Yatağı günlerce balık koktu. Şimdi yıllar sonra güçlü bir adam oldu. O sıçan kuyruklu adamın -babasının- içinden karşısındakini titreten sert sakallı bir kayayı yonttu. Oğul babadan çıkar. Tıpkı iç içe geçen tahta bebekler gibi. Babasını öldüğü gece unuttu. Çiğneyip eritti bütün ondan kalanları. Korkuyorlardı şimdi ondan. Koltuğunun altındaki tabancasından, tabancasını çekip şakaklarına dayamasından, tetik düşürmesinden, tutup enselerinden duvara çarpmasından, “yıkın lan falakaya, alın lan bu orospuyu askıya” kükremelerinden. Korkuyorlardı. Elektriğin efendisi, tapu memuru Ahmet Bey’in belinden düşme civan parçası. Dosyalardan kaldırıp başını karşısında kan oturmuş dudaklarıyla sayıklayan adama baktı.

“Hadi gidelim kırlara.”

Ah işte babası gibi sülüktü bunlar. Beceriksiz. Koltuklarının altında çocuk dergileri, ekşi rakı ve balık kokusuyla evlerine mi gideceklerdi.


Kalktı da tekmesini savurdu kelepçeli adamın midesine.


Saat gibiydi o. Elleri, kasları, omuzları ve tekmesi. Sağlam, kuvvetli ve babasından yani içinden çıktığı kurtlu kovuktan uzak.

a.b / mart 08

Hiç yorum yok: