17 Şubat 2008 Pazar

kusmakt…

Oturduk duvarın üzerine. Memleketimizin nehirlerini sayıyoruz. Şen Irmak, Naif Irmak, Saik Irmak, İlga Irmak, Zebun Irmak, Lepra Irmak ve Islak Irmak. Sonuncusu çok istek aldı içimizden; tekrarlayıp durduk. Biraz da hikâyemizi anlatıyordu. Hiçbir şeyi anlatmanın macerasını. Aslen kurgu denilen, duvarda iki delinin memleketimizin suyollarını değişken bir yapıda tekrar etmesiydi ve bu bulutsu yapı şartlar olgunlaşırsa bir hikâyeye dönüşebilirdi elbette. Ama asıl ilgi çekici durum olgunlaşamadan ölmüş hikâyelere aitti. Kavanozlarda şekilsiz kulaklar ve henüz oluşmuş ayak parmaklarını emerken donmuş bakışlarla duran bu ucubeler, bu duvar boyunca üst üste yığılıydı. Dilin yetmediği bir anda ölmüş olabilirlerdi. Otopsi faydasız ancak. Yazar düşüklerini saymıyorum. Onlar kefenlenip yakılıyordu ve yine de vazgeçilmiş olmanın kıvancını taşıyabiliyorlardı. Ama diğerleri gerçekten korkunçtular ve kimse gerçekten ölmüş olabileceklerine güvenemiyordu. Buna rağmen korkuyla başa çıkmanın en bildik limanına sığınılıyordu. Sanki yokmuşlar. Ve elbette bu onların giderek artmalarına ve arada kavanozlarının içinde gerinip kapakları zorlamalarına mani olmuyordu. Hikâye olamamış hikâyelerden korkulması gerekliliği neden böylesine sahipsizdi? Siz biliyor musunuz acaba rujunu eriterek kullanan sayın okuyucu? Ne yazık ki süremiz doluyor. Bunu sizin uyluklarınızı kırk iki dakika emerek anlatabilirdim. Ancak elinde kapağı açık kavanozuyla bir deli yaklaşmakta ve galiba son kelimelerimi kusmakt…

2 yorum:

):--:( dedi ki...

Wittgenstein'ın bir değinisi galiba şöyleydi... Bir şair için "Dile gel(e)meyeni dile getirmemiş. Böylece dile gelmeyen dle gelmemiş." der.

Cüneyt Uzunlar dedi ki...

Blog'a dilegelmeyenle ilgili doğru alıntıyı yazdım