7 Şubat 2008 Perşembe

Çiğdem Külahı: 25 Ağrı

Biraz Geriden Başlamalı:

İsim işi zorlu oldu. Saçmalıyorum ben isim bulmaya çalışırken. Aslında öykü kitabına da eski Türk adetleri uygulanmalı. Çıksın bakalım kitap meydana. Görelim bakalım okkasını. Ondan sonra isim kolay. Ama adet böyle olmamış. İlla ki dosyanın üzerinde isim olacak.

Başta da söylediğim gibi saçmaladım işte. Üstelik içimde de bir korku var. İlk kitabın ismini Necati Tosuner beğenmemişti. “İzmir Postası’nın Adamları ismi bu kitaptaki bütün öyküleri anlatan bir isim değil,” anlamında yazmıştı. Hak verdim ben de o yazıyı okuyunca.

İnsan korkunca daha da küçülüyor üzerine yürüyen gölgenin önünde.

Evet, öykü dosyası bir Gül Yabani’dir.

En azından ben öyle gördüm onu aylarca.

Bilgisayarda düzeltmeleri yaptım. Ofiste gizli saklı çıktı aldım. –Siz dışarıdan çıktı almak ne kadar pahalı biliyor musunuz? Hayır, evde yazıcım yok! Kitap ikinci baskı yaparsa gelecek telifle alacağım. ‘Bunlar artık çok ucuzladı,’ diye ukalalık yapmana gerek yok sevgili okur!-

Bütün öyküleri torba dosyaya koydum ayrı ayrı. 25-yazıyla yirmibeş- torba dosya aşırdım. - Bu para değil ama, git kırtasiyeye, torba dosya sor, tezgahtar çocuk ha hu desin, derdini yeniden anlat, geri dön, asansör sırası bekle, cinnet bu –

Fiyakalı bir klasör bulayım, diye düşündüm. Arkadaşım Paola’yı aradım. –Paola hepimizden daha İzmirli. Beş göbektir İzmir’de yaşıyorlar-

“Gel,” dedi.

Gittim.

Paola kırtasiye delisidir. En güzel sarı klasörünü bana verdi.

“Sarı şans getirir,” dedi.

Öykü dosyasını yolladım.

Bundan sonrasını biraz atlayarak anlatmalı. Çünkü üzücü. Hayal kırıklığı ile ilgili bir ilaç yok. Onu yaşayıp atlatmak gerek. Ve de iktidar gerçekten her yerde var. Ve yazar belki de eseri üzerinde en az hakka sahip. Karşında avukatlar, noterler, editörler var. Para var. Onlarda olmayan bir şeyle gece gündüz düzüşmek istiyorlar.

Neyse geçelim.

Sonunda bastıracak bir yer buldum.

- Yelkovancılar, “Aradığımız nitelikler yoksa basamayız denemenizi,” dediler. Eğer ciddiyet sahibi insanlar ise şansımı şimdiden yitirdim sayılır. Ben de bu deneMemi internete atarım. İyi ki var şu sayısal veri paketçikleri-

Kitabın ismini bulamadım yine.

Behçet Çelik –editör- yetişti: Çiğdem Külahı.

Bu adam iyi kitap ismi buluyor. Son kitabını gördünüz mü? –“Gün Ortasında Arzu”, enfes isim.-


Şimdi Başa Sarayım:

Öykülerin neredeyse tamamını öğle arasında yazdım. Ama nerdeyse tamamını mesai saatleri içinde düşündüm. Bunu mobbing’e karşı bir direniş hareketi olarak geliştirdim. Önünüzde ekran ve GSMH –gayrı safi milli hâsıla- rakamları akıyor ama ben Züleyha Geç Kalma Ha’yı düşünüyorum.

Öğle aralarında yazdım onları. Yani yemekten erken çıkıp her gün yaptığım yürüyüşleri es geçtim. Kulaklığımı taktım. Jeff Back dinledim. –A day in the life. Bu parça nedense gözlerimi yaşartıyor. Hele aradaki basgitar vuruşları yok mu, öldürüyor beni-

En çok Elmadaki Kurt’u yazarken gidip geldim. Bu bir aşk hikâyesiydi. Kaynak kodları bende saklı. Yaşamımla ilgisi yok ama algılarımla ilgisi var. Önce güme gittiğini düşündüm. Okuttuğum kimse tek kelime etmedi. Yine de kitabın ilk öyküsü olmasını istedim.

Pırasalı öyküye alakasız bir yerde başladım. Yağmurdan kaçarken bir esnaf lokantasının önünden geçiyordum; içeriden pırasa kokusu geldi. Börek değil ama muhtemelen zeytinyağlı pırasa idi. – pirinç ve havuçlu-

Ama öyküdeki çocukları gördüm ben. Yıllar önce. Bitliydiler. Sürekli ağlayanı hırsızlıktan yatıyordu. Bir de nar ağacı var. Onu da hatırlıyorum. Ama, düş mü, gerçek mi, onu bilemiyorum. Galiba Deniz’i onun önünden yürütmüşler. Elleri arkada bağlı geçerken saçları dallarına değmiş. Ben bunun böyle olduğuna inanıyorum. O nar ağacının ülkedeki bütün haksızlıklara tanık olduğunu biliyorum. Ve bütün bunların hesabı sorulmadan kurumayacağını da...

En çok Leo Ferre Sokağı’nı yazdığımda mutlu oldum.

“Bu inanılmaz oğlum,” dedim kendi kendime.

“Türk Öykücülüğü seninle gurur duyacak!”

Asıl bu güme gitti galiba. Ama şimdi kendimle dalga geçerken işime yarıyor.

Bu öyküye babam biraz bozuldu. Çünkü Adviye babaannemin ismi. Öyküdeki pazar çantalarıyla parkta oturan ve ağız dolusu söven deli kadınla ilgisi yok aslında babaannemin. Ama insan babasına anlatamıyor. - Zaten onunla kitap hakkında hiç konuşmadık. Sadece bakıştık. Erkek çocuklarının ömür boyu babalarından bekledikleri kuru bir aferindir. Fakat babalar onu vermezler. Babalar gaddardır-

Buradaki en ilginç durum “Salla Bayrağı Düşman Üstüne” ile ilgili.

Bu ısmarlama bir hikâye.

Bir arkadaşım üçüncü sayfa haberlerinden ilham alan öykülerden seçki hazırlayacaktı. Ölen bir fikir daha. O iş olmayınca yazdığımı dosyaya koydum.

Gerçekten iki kardeş toplarını kesen yaşlı koşularını öldürmüşler. Ama öyküyü dolduran bütün anlatı kurgu elbette.

İşte bütün bu yazdıklarım ve yazmadıklarımın toplamı Çiğdem Külahı’nın yazım macerası.

Daha çok ağrıyı çağrıştırıyor bana.

Ama o fiyakalı yaratım sancısı değil.

Basbayağı gaz sancısı.

Şimdi rahatım.

Bir sonrakine kadar.


ahmet büke /yelkovan dergisi (haziran-temmuz 2007)

1 yorum:

ilvana dedi ki...

nefis bi yazı olmuş büke.

anlatılması zor bi süreci ben yaşamışım gibi hissettim.

16'sında izmir'e geliyorum.

öperim!