28 Ocak 2008 Pazartesi

Kötülerin Karası

Asansör'ün korkuluklarına çıkmış bağırıyor. Aşağıda tuzlu deniz börülcelerinin sarıldığı kayalıklar var. Ve o kayalıklarda derinleşen uçurum. Uçurumda uçar deli o. Paçasından bağlı şeytan uçurtması. Korkuluklarda deli. Bağırıyor ya benden başka da duyan yok sanki.

Ve herkes bilir ki ya şimdi ya asla
Herkes bilir ki ya bensin ya da sen
Ve herkes bilir ki sen daima yaşayacaksın
Ah sen bir ya da iki yol bitirmişken
Herkes bilir ki oyun hilelidir
Yaşlı kara adamlar hâlâ pamuk toplarlar
Kurdelelerin ve eşarbın için
Herkes bilir bunu
Ve herkes bilir ki bela gelmektedir
Herkes bilir ki yaman hızlıdır
Herkes çıplak adamı ve kadını bilir
Ki onlar tarihin parlayan dokunuşlarıdır
Herkes bilir ki perde kapanmıştır
Ama öyle bir mizan olacak ki yatağında
Herkesin ne bildiğini ortaya dökecek

Düşecek deli. Eski denizin olmayan dalgalarının arasına. Asansör'ün 99 basamak altına. Şimdi kayaların kızgın güneş altında yandığı uçuruma. Havra’nın duaları da kurtaramayacak onu.

Yanından geçerken ve onu benden başka kimse anlayamazken belediyenin direklerinden anons duyuldu.

“Dikkat, dikkat… Burası belediye ilan ve reklam bürosu. Halkımıza duyurulur. Bugün öğleden sonra başlamak suretiyle, üç gün boyunca Karataş Semti siyah beyaz görülecektir. Bu durumun geçici olduğunu bildirir, vatandaşlarımızın gereksiz endişeye kapılamamasını dileriz. Dikkat, dikkat…Her yıl aynı tarihte olan ve üç gün üst üste süren bu hadisenin fen adamlarınca incelenmesi neticesinde, geçici bir gök vukuatı olduğu tespit edilmiştir. Vatandaşlarımızın boş endişelere kapılmaması ilanen duyurulur”

Baktım saat üçe üç var. Deli gibi eve koştum. Demir kapıyı itip taşlığa adımımı atmıştım ki, ortalık karardı aniden. Sonra renkler soldu. Eşikte açmış aslanağızı çiçekleri kırmızı, turuncu, sarı, deli maviden siyah beyaza döndü. Hanımeli’nin yeşil yaprakları ve sarı benizli kalın gövdesi de. Pencereden uzanan nenemin yaşmağındaki oyalara baktım çaresizce. Onlar da siyah beyaza dönüvermişti.

“Haytanın oğlu, gel eve,” dedi.

“Misafirimiz var.”

Koyu odalara girdim. Yüklük kokusu, eski Mushaf kokusu doldu genzime. Nenem eski Milas halısının üzerinde kınalı patikleriyle yürüdü. Salonun kapısında bekledi beni. Eliyle işaret etti içerisini.

Koyu yeşil pençeli sedire oturmuş. Siyah görünüyordu haliyle yastıklarına kadar. İncecik elbisesi omuzlarından akıyor. Uzun düz saçlarını dolayıp göğsüne salmış. Yarım dönmüş pencereye dışarısını izliyor.

Dönüp bakmadı bile bana. Yoksa hemen ağlardım. Nenem de anlardı içimdeki kötüyü.

“Hacı Mikayel’in ziyaretçisi. Ama bizde kalacak gidene kadar.”

Hacı Mikayel Amcalara niye gelmiş ki? Elli sene önce göçtü onlar. Karısı, berber erkek kardeşi, berberin baktığında içini titreten sakalsız çırağı, tıraş sabunları, at kılından fırçası ve ustura takımı. Hepsi bir sabah gittiler. Giderken de ölü anılarını bıraktılar geriye.

Gittim yanına. İçimdeki kollar uzandı. Tutup çekesim var içime onu. Kimse bilmeden, kimseye görmeden sarılsaydım. Ağzındaki nefesi sonuna kadar içseydim. Memelerini sonra, badem yağı kokan kırmızılıklarını, o dokunur dokunmaz tepeli güvercinler gibi taklaya başlayan ve betona çarpana kadar tersi tersine dönen memelerini havadan kalıplara döküp sıvazlasaydım.

“Boşuna bıdırdanma. Anlamaz o seni. Fransa’dan çıkmış gelmiş.”

Fransız kadın. Uzattım elimi. Tuttu da kalktı. Kuş gibi kabardı sedirin yanında. Gülümsedi. Yanakları koyulaştı. Siyah beyaz ya mahalle üç gün. Olmasaydı kendinden kırmızısını görürdüm. Büzdü dudaklarını.

“Gidelim mi?” dedim.

Gülümsedi.

Yürüdük beraber. Asansör’ün uçurumuna kadar. Eski komşular geçti önümüzden. Hacı Mikayel Amca, annesi Diruhu, karısı, berber çırağı şaşı çocuk, tıraş tası, en arkada nazlı türküler çığıran eski radyoları.

bu dağlar kömürdendir
nanay nanay, zalim nanay, kibar nanay
geçen gün ömürdendir
yad ele bakma ciğerim yakma
feleğin bir kuşu var
nanay nanay, zalim nanay, kibar nanay
çırnağı demirdendir
yad ele bakma, ciğerim yakma

Fransız kadın baktı da ağladı onlara.

“İşte,” dedim. “Gidiyorlar diye üç gün kararacak hava.”

Deli, bizi görünce korkuluklardan indi.

Şarkısını baştan aldı.

Herkes bilir ki savaş biter
Herkes bilir ki iyi çocuklar mağluptur
Herkes bilir ki kavga değişmez
Fakir fakirdir, zengin daha da zengin
Bu böylece sürer gider
Herkes bunu bilir

Döndüm baktım. Gitmiş Fransız kadın. Öpemedim bile ben onu. Üç gün sürdü siyah beyaz dünya. Nenem, “kötülerin karasıdır, bizim değil,” dedi. Pekmeze ceviz kırıp koydu önüme.


28 Ocak 08

Hiç yorum yok: