2 Ocak 2008 Çarşamba

Karıncanın İnadı: “Günlüğe Düşen Notlar”

“Deli miydik hepimiz? Bir aşiretin ya da cemaatin geleceği tehlikede olunca, kadınlarla erkeklerin hayatlarını hiçe saymalarına yol açan ne türden bir sır saklıydı insan genlerinde? Bir fikir uğruna, başkalarının özgürlüğü için canlarını vermelerini mümkün kılan nasıl bir dürtüydü? Kahramanlık güdüsü nasıl böylesine güçlü olabiliyordu? En çok hayret ettiğim ve olağanüstü bulduğum, adanmışlıkla birlikte gelen gerçek mutluluk ve doyumdu. Hayat, benzersiz bir anlam, amaç ve yön kazanıyordu. Dört başı mamur bir duygu, olağanüstü bir dayanışma, içten duygusal bir bağ, tanımadığın yüzlerce insanla, kalabalıklarla paylaşılan, yalnızlığın ya da tecrit edilmişliğin buharlaştığı bir yakınlık. Herkesin mutluluğu için verilen mücadelede, her şeyden önce insan kendi mutluluğunu buluyordu.”

Sandinist şair Gioconda Belli, “Tenimdeki Ülke Nikaragua” isimli kitabında kendini ve yol arkadaşlarını kuşatan o kadife ruh halini bu satırlarla aktarıyordu.

Latin Amerika’dan binlerce kilometre uzaklıkta ama yaklaşık aynı zaman kuşağında yaşamış Türkiyeli şair İnönü Alpat da “koşarken yavaşlar gibi” yitirdiği dostlarını benzer kelimelerle anlatıyor.

“Milyonlarca karınca bir uçurumun kenarına gelir, karşıya geçmeleri gerekmektedir. Tek yol vardır önlerinde. Yüz binlercesi canları pahasına uçurumu dolduracak, arkadan gelenler ölen karıncaların üstüne basarak karşıya güvenle geçecektir…Bu kitap gözünü kırpmadan uçuruma inen karıncaların öyküsüdür.”

Alpat, 60’lı yıllarla beraber yaşanılan toplumsal altüst oluşun içinde daha iyi bir memleket ve dünya için yürümüş ve şimdi neredeyse isimleri bile hatırlanmayan arkadaşları için kaleme almış Günlüğe Düşen Notlar’ı.

Hemen hepsi sıradan insanların sıra dışı fedakârlık ve arkadaşlık öyküleriyle dolu satırlar aslında bir kuşağın unutulma ve yok sayılma kavramlarıyla yaka paça kavgasını anlatıyor.

İnönü Alpat, yol arkadaşlarının anlatılarından yola çıkarak gerçekte unutmak diye bir şeyin mümkün olmadığını, hele toplumsal hafızanın silinemeyeceğini sadece bastırılıp çarpıtılabileceğini anımsatmış bize.

Vurulanlar, asılanlar, yurtlarından uzak kahır içinde ölenler, hastalıklara teslim olanlar ama anılarıyla hınzır ve gülen gözleriyle umutlu arkadaşlar…

Birazdan kapıyı vurup gelecek, sıcak çay bardağına uzanıp gülümseyecek kadar canlılar.

“Fotoğraflardan bize bakan arkadaşlara yakışıyor muyduk acaba? Bunu düşünen oldu mu hiç? Yaşanılası bir dünya yolunda neyi ne kadar göze alabilir, hareket halindekiler? Hayatımızı bir kenara bırakalım, nelerden hangi oranda vazgeçebiliriz? Masumiyeti, dayanışma duygusunu, insan sevgisini yitirdiğimizi fark ettiğimizde ne zamandan bu yana vicdanımız sızlamıyor? “Ölmedi, yaşıyor” derken, hiç düşündük mü onları asıl yaşatacak olanın, bağırmaktan değil, onlara yakışıyor olmaktan geçtiğini?”

İnönü Alpat, bir kelebek ömrü kadar kısa ama kocaman bir ömre bedel yaşayan arkadaşlarının yitik soluklarını taşıyan büyük defterin henüz bütün uğursuzluğuyla ortada durduğunu ve bu defteri kapatmanın insanlık borcu olarak herkesin hanesine yazılı olduğunu anlatıyor.

Aslında toplumsal huzurumuzun kaybı da burada yatmıyor mu?

Adalet yoksa barış nasıl olacak?


ahmet büke / haziran 2007 (virgül)


***
Günlüğe Düşen Notlar, İnönü Alpat, Dipnot Yayınları, Ankara

Hiç yorum yok: