13 Aralık 2007 Perşembe

Taşra ikindisi

Dedem, küçük odanın divanına diz çöker, halının üzerinde hamur yoğuran anneannemi yorgun gözlerle izlerdi. İstanbul yolunda akan kamyon hırlamaları ve onların camdan sızıp duvarlarımızda kaybolan ışıkları içeriyi doldururdu. Biraz daha ılık su ve güçlü bileklere teslim olan hamur, ince kokusunu bastıran tülbentin altında uyumaya çekilirken benim de gözlerim düşmeye başlardı. Geç vakit dayım yavaşça gelip ayak ucuma serili yer yatağına uzandığında bütün sesler biterdi.

Sabah gün doğmadan yuvarlak hamur teknesiyle dedem motosikletine atlayıp çarşının yolunu tuttuğunda ilk katarın sesini duyardım. Kara bir istim, ağaçların dallarında salkım saçak uyuyan kargaları uyandırır, göçmenlerin tıngırtılı at arabaları rayları geçer, Akhisar güne uyanırdı.

Katmerci Arif sakız gibi temiz tezgahını açardı. Ortası çökkün sac güçlü alevle ısınır, bir yandan dedemin parmakları arasında dönen hamur mermer tezgaha vurdukça genişler, açılır ve kâğıt gibi incelirdi.

Sabah işine giden memurlar, tütün sarıp gelen köylüler, selamı yerden veren esnaf, talebeler el kadar dükkanı doldurduğunda ben kurtlanmaya başlardım. Gözüm hep karşı sıradaki saraç dükkânında olurdu. İçeriden taşan, bıçağa ve perçine teslim olmuş derinin kokusu beni kendine çekerdi.

Dayanamazdım. Dedeme fark ettirmeden sokağı geçer, rengarenk at arabası püsküllerinin salındığı askıların altına girer, üst üste yığılı işlemeli eğerlere dokunurdum.
Dokunurdum da her defasında dükkânın içerisinden aşan tok ses ürkütürdü beni.

"Hööyt kerhaneci, sürme bakem elini onlara..."

Ürkek serçe gibi geri kaçardım.

Neredeyse çeyrek asır sonra aynı sokağa girdiğimde, yolunu hiç kaybetmeyen tekir bir kedi gibi, usulca ilerledim. Her şey ne kadar da değişmişti oysa. Eski ağaçların yerini aradım. Dedem her zamanki eşiğinden beyaz önlüğü ve una bulanmış bilekleriyle çıkar mıydı?
Arkamı döndüğümde deri kokusu içime doldu. Yürüdüm.

Dükkânın şişmiş kapısını ittim.

"Selamünaleyküm..."

"Gel" dedi, eliyle.

Tavandan sarkan sarı, kırmızı, mor at arabası püskülleri, dizgin kayışları, at başlıkları, hamutlar, tezgahın üstünde yığılı kesik deriler... Ve o bildik, ağrısı içime vuran koku.
Teybi açtım usulca.

"İsmim Satılmış Kocabaş."

Sustu. Bakıştık bir süre. Camda düşen ikindi güneşinde tozlar uçuştu.

"Doğma büyüme Akhisarlıyım. 1928 doğumluyum. Orta ikiden terk ettim okulu. Saraçlık o zamanlar şahane bir şeydi. En geçerli meslekti. Ustam, Mehmet Usta, büyük sanatkârdı."
Geniş ağızlı bıçaklar eski tezgahın üzerinde parladı durdu.

"O zamanlar biz Akhisar'da 40-45 saraçtık."

"Şimdi?"

Elini kaldırdı. Gülümsedi.

"Son. En son ben kaldım."

"Teknoloji, estek köstek bizi bitirdi. Ama biliyon mu, bu meslek öyle bir iş ki, ne sonu ne ucu bucağı var. 60 senedir çalışıyorum. 160 sene daha saraçlık yapsam yine bu işin tamamını öğrenemem. Çeşidi belli değil."

Yine susuyoruz. Galiba çocukluktan kalma ürkekliğim hâlâ sürüyor. Gözlerim yerde bekliyorum.

"Bak şunları gördün mü? At başlıkları. Kaç aydır duruyor duvarda. Eskiden sabah gelince dükkâna giremezdim işten. At arabası Akhisar'da meşhurdu. Yer gök arabaydı. Millet tütününü, zeytinini, bağını at arabasına sarardı."

"Şimdi müşteriler kim?"

Satılmış amcada yere baktı.

"Müşteri diye bir şey kalmadı artık. Milletin köpeğine tasma yapıyorum. Deri tasma. Kediye, köpeğe..."

"Allah'ın emriyle gideceğimiz yer belli. Birkaç sene sonra bu iş biter burada."

Dışarıda ayak sesleri. Dönüp bakıyoruz. Üç beş kişi Paşa Camisi'nin musallasına bir tabut yerleştiriyor. Belli ki hava dönmeye başlamış. Yakaları kalkmış paltolara gömülmüşler.

"Birazdan Balıkesir'den deri gelecek. Manda derisi."

Gitme vakti geldi galiba, diye düşünüyorum.

Elini uzatıyor. Öpüyorum.

"Ben Katmerci Arif'in torunuyum" diyorum.

Gülümsüyor.

"Kerhaneci, çok büyümüşsün" der mi diye bekliyorum. Dönüp tezgahın arkasına geçiyor.
İkindi okunuyor. Duvarlarda eski yazılar seçiliyor.

Dönüş yolunda eski bir esnaf defteri kebirinin kokusunu duyuyorum.

ahmet büke / 18.12.2005 (radikal 2)

fotoğraf: birol üzmez

Hiç yorum yok: