21 Aralık 2007 Cuma

Sesin çınlar hâlâ ıssız çöllerde!

Uykumun en güzel yerinde uyandım. Dışarıda kıyamet gibi gürültü. Babamın kahkahası geliyor arada. Çekiç sesleri, ince dişli testere işleyişi. Apış aramı tutup helaya koştum. İşerken tuvaletin penceresinden taşan seslere kulak kabartım.

"Allahım, bu ne yahu!"

Dış kapıyı açınca kucaklarını açmış bir aydınlık karşıladı beni.

Öyle yalın ayak koştum. Arka bahçede babam elleri belinde, birilerine laf yetiştiriyor. Kuzu damının bahçeye bakan sırtına kazıkları çakıyorlar. Ardından tahtaları sıklaştırdılar, iri delikli metal ağı gerdiler. Tavan çinkoyla kapandı. Eski damın birkaç briketi söküldü, içeriye giriş kapısı oldu. Babam güneşin altında göbeğini kaşıyıp yapılan işi parmaklarıyla kontrol etti. Annem bahçe masasının üzerine ince havluya sardığı çaydanlığı bıraktı.

"Bir kümesimiz eksikti zaten."

Dedem de kollarını kavuşturmuş, memnuniyetsizce bıdırdanıyor.

"Sıçar bunlar efendim. Evi tavuk boku kokutacak bu oğlan."

Babam çok mutlu ama. Sanki tavuk kümesi değil sayfiye evini yaptırıyor. Durmadan eğilip orasını burasını inceliyor kümesin.

Babam ertesi gün pazardan iri bir makarna kolisiyle döndü. Cıvıl cıvıl sesler.

"Aaa, civciv almış."

Mahallenin ilk kuluçka makinesi civcivleri bizde. O güne kadar herkes gurk tavukların altına bıraktıkları yumurtalardan civciv çıkartıyor. Babam yine ilericiliğini göstermiş. Eh sokakta eve Cumhuriyet gazetesi giren tek ev bizim, olsun o kadar da.

Fiyakam birden artıyor. Bütün çocuklar bizim kümesin önünde. Ben babamdan duyduğum kuluçka makinesini ve aletin içinde civcivlerin nasıl çıktığını yalan yanlış anlatıyorum.

"Şimdi, raflar var, canım kardeşim. Yumurtalarını diziyorlar içine. Düğmeye basıyorsun, vuuuut sıcak hava doluyor. Raflar otomatikman hareketleniyor. Çıkı çıkı dönüyor. El değmeden ha!"

"Nasıl yani, yumurtaları hiç çevirmeden mi ısıtıyorlar?"

"Oğlum arada içeriye gurk tavuk salıyorlardır. Çevirsin yumurtaları diye."

"Ya Kazım, cahil cahil konuşma be. Otomatik diyoruz ya her şey."

Babam dükkana giderken sıkı sıkı tembihliyor.

"Sakın kümesin kapısını açma. Kedilere dikkat et, vallahi yalamadan yutarlar."

Ben akşama kadar elimde uzun bir kargı nöbetteyim. Bizim oranın kedileri fırlama olur. Neme lazım kümese merakla da olsa yaklaşanın kafasına indiriyorum.

Zaman akıyor...

Civcivler paçalanıp büyüdüklerinde anlıyoruz ki içlerinden bir tanesi horoz. İbiğinin dikinden belli. Ama öyle yırtık ki, daha kamışa su yürümeden diğerlerini kovalamaya başlıyor. Kümesin içi toz duman. Bahçe azgın seslerle çınlıyor. Dedem zaten sinirli adam ya, iyice delileniyor.

"Bu pezevenk biraz büyüsün uyutmaz da adamı sabahları."

Pezevenk dediği bizim horoz. Horoz da horoz ama ha. Büyüdükçe kabarıyor, göğsünü gerip basıyor narayı. Mahallenin imamından önce sabah marşına başlıyor.

Bir, iki, üç... Sonunda dedemin küfrü duyuluyor.

"Salânı da duyarım inşallah, ciğerini s.ktiğimin cibilliyetsizi!"

Ben bayılıyorum ama. Geniş göğsü, keskin mahmuzuyla serpilip büyüyor bizimki. Bahçeyi kazıp solucan çıkarıyorum. Elimle besliyorum keratayı. Beni görür görmez tele dayıyor gagasını. Fıstık gibi namussuz.

Arada kucağıma alıp başka mahallelere götürüyorum. Diğer horozları ters kepçe getiriyor. Kimisi daha meydana çıkar çıkmaz arazi oluyor.

Boynundaki kızıl tüyler, kıvılcımlı gözleri, sert duruşu ona Geronimo adını kazandırıyor. Öğretmenim takıyor bu adı.

Öyle bir Kızılderili şefi varmış. Pek yaman, pek harbiymiş.

Her şey iyi hoş da, dedem burnundan soluyor.

"Bir evde iki horoz fazla" diyor babam. Gözlerinde üzüntü var.

Bir öğleden sonra okul dönüşünde bizim bahçede kızılca kıyamet var. Dedem alnını tutmuş bağırıyor. Yerde bıçak. Gerenimo kümeste sinirden dört dönüyor. Bana gülmek geliyor.

"Aferin lan, Geronimo."

Dedemle hastaneye gidiyoruz. Tetanos aşısı yapıyorlar, ne olur ne olmaz diye. Dedem bir yandan alnındaki deliği gösterirken bir yandan doktorlara dert yanıyor.

"Efendim, bizim oğlanda suç. Bir sürü anası belli değil, babası belli değil piçi doldurdu eve..."

Eh bunlar kuluçka makinesi civcivi tabii. Dedem haklı sayılır biraz; anası babası yok bunların!

Akşama yemek masasında suratım asılıyor.

Geronimo'nun suyuna pilav pişirilmiş.

Ama o zaman çocukluk var serde. Annem, "En çok sen besledin" deyip önüme sapsarı yağlı budu koyunca dayanamıyorum.

Sabah Geronimo'nun sesi duyulmuyor. Gökyüzünün sonsuz çayırlarında ötüyor artık.

ahmet büke / 23.10.2005 (radikal 2)

Hiç yorum yok: