12 Aralık 2007 Çarşamba

Sarhoş deveciler zamanı

Gün doğalı birkaç saat olmuştu ve Söke Ovası buza kesmeye devam ediyordu. Boynuma dolanan kınalı Buldan bezini yüzüme iyice sardım. Soğuktan sertleşmiş toprak parçalarını kıra kıra top sahasına doğru yürüdüm.

Arkadan gelen kamyonlar beni yavaşça geçiyordu. Kasalarında keçeye, çula sarılı Tülü'ler. Üzüm gözlü, hüzünlü güreş develeri. Soydan güreşçiler. Dedeleri, babaları güçten düşüp sucuk olmadan önce bu meydanları titreten yiğitlerdendi işte.

Bizim köylerde tek hörgüçlü dişi "yoz" develerle "buhur" denilen erkek develer çiftleşince Tülü denilen bu dünya güzelleri doğar. Dünyaya tepeden bakarlar, ağır ve sancılı adımları vardır. Sahibi Tülü'süne tutkundur. Onunla konuşur, dertleşir, burçağını eliyle yedirir. Kış gelince kızışmaya başlarlar. Ardından doğru er meydanlarına.

Söke'deki güreş alanı da benimle beraber dolmaya başladı. Kamyonlardan yavaşça indirilen Tülü'ler ayak bileklerinden alınlarına kadar süslendi.

Pırıl pırıl havutlarında isimleri yazılı: Kolombo, Dozer, Alemdar, Dalar Efe, Arap Tülü, Sarı Efe, Gezer, Sarızeybek, Yörükali, Almanyalı, Ceylan, Felek, Ali Tülü, Talancı, Karka Kartalı, Suat, Zümrüt, Menderes, Fırat, Takmakol, Şoför, Civan, Karamurat, Yarımdünya, Bodrum Hakimi.

Ama ben en çok Tatar Ramazan'ı beğeniyorum. Adı gibi yiğit. Alanın köşesinde sessizce süslenmesini bekliyor. Ağızlığını ses etmeden taktırıyor. Köpüren ağzını mahcupça yere eğiyor. Ardından boynunu büküp kafasını sallıyor. Üzüm gözleri çakmak çakmak. "Siz istediniz ulan!" der gibi bir hali var.

Derken davulcu, zurnacı, klarnetçi takımı akın ediyor. Hepsi bir devenin önünde. Zeybek vuruşu dağı taşı inletiyor.

Hava çok soğuk ama bu alan şimdiden ısınmaya başlıyor. Önce ihtiyarlar ellerinde oturaklarla çıkıyor ortalığa. Koltuklarının altında çıkınlar. Kireçle çizilmiş büyük yuvarlağın etrafına alel acele masalar kuruluyor. Sabahın dokuzu olmadan gazete kağıdına sarılı rakı bardakları çözülüyor. Birileri mangalı üflüyor. Keçi peyniri, tahin helvası, kız gözlü zeytinler, dörde bölünmüş soğan acısı ortalığı dolduruyor.

Ben yarım gözle Tatar Ramazan'a bakıyorum. Meydanın diğer ucunda fiyakayla giren ve koşarak tur atan diğerlerini süzüyor. Aniden torun develer sökün ediyor. En gençleri bunlar. Birkaç yıl sonra güreşecekleri meydanı tanımak, kokusuna alışmak için gezdiriliyorlar. Sonra çıplak daylaklar geliyor. Hamutsuz genç develer. Seneye Allah kerim diyenler.

Deve sucuğu, anason, gırnata

Deve sucuğu ateşte buğulanıyor. Mangal közü, toz duman, anason yağmuru, gırnata kırışı derken ortalık iyice çakırkeyfine kesiyor.

Tatar Ramazan'ın yanına doğru seğirtiyorum. Devecisi uzun urganının kısaltıp, ayak tuşağını bağlıyor. Başta kasket, omuzda damalı yağlık, belde kuşak, kuşakta yarım kiloluk rakı. Bana tersten bakıyor ya sonra gevşeyip gülümsüyor. Zaten deveci demek lafa teşne demek.
"Benimki yıkıcıdır."

"Nasıl yani?"

A cahil çocuk, der gibi bakıyor bana.

"Şimdi bizim oğlan, bu güreşte üç çeşit galibiyet vardır; kaçırtarak, bağırtarak, yıkarak. Birincisinde deve rakibini heybetiyle, köpüğüyle, homurtusuyla korkutur, kaçırtır. İkincisinde 'zor' konuşur. Yani deve öyle bir oyun oynar, öyle bir bağlar ki, karşısındaki dayanamayıp basar çığlığı. Hemen urgancılar ayırır daha fazla canı yanmasın diye. Sonuncusunda deve rakibini yaptığı oyunla yıkar ve üzerine çöker. Haa, bir 'pes' işi var. Deve sahibi devesinin fazla yıpranmaması için devesini güreşten çeker, bunun için deve sahibi urganı ortaya atar bu pes etme anlamına gelir, öbür deve galip ilan edilir.

"İşte bizim Tatar Ramazan, adamın ümüğüne çöker. Tam bağı çaktı mı, yıkar atar."

Tatar'a bakıyorum. Ağzı şimdiden köpükler içinde.

Düzenleme komitesi ağırdan yerini alıyor. Baş hakem siyah bir amca. Yaylanarak yürüyor. Ardından orta hakem ve masa hakemi koşturuyor.

Cazgır saatine bakıyor. Develeri davet ediyor sırasıyla.

"Komşula, arkedeşle, bacıla, yiğenleee. Güleşimiz başleyo. Ayak, orta, başaltı ve baş olmak üzere dört boyda yapılceeekkk!"

Bir yandan da video çekimi başlıyor. Görevlinin sırtında yazılı bir tişört: "Meşhur Çek Deveci. Müracaat ...."

Analar doğurmadı böyle Dozer...

Develer koşarak meydana sokuluyor. Önce rakiplerini karşıdan süzüyorlar. Meydan okumak için karşılıklı işiyorlar. Urgancılar yere çökmüş hazır beklemedeler. Develer şöyle bir gerinip "Ya Ali, ya Settar" diyerek birbirlerine giriyor.

Cazgır coşturuyor ortalığı.

"Bodrum'dan bir yel eser/analar doğurmadı böyle Dozer..."

Bir yandan da develerin yaptığı oyunlar sayılıyor.

"Aha, şimdi bağ attı."

"Yok yahu bu tam bağ."

"Hade len, görmüyon mu yarım bağ işte."

En iyi seyir yeri, traktör römorkları üzerinde kurulu geçici meyhaneler. Güreş meydanı yuvarlağını çepeçevre çevirmişler. Bir yandan kavurmalar yapılıyor, masalara rakı servisi diğer koldan geliyor. Müşteriye hizmet gani, sizin anlayacağınız.

Saat ilerledikçe benim gözüm Tatar Ramazan'ı arıyor. Sağa sola soruyorum.

"O, başta güreşir. En son," diyorlar.

Curcuna, temaşa, naralar, sarhoş kavgaları, çocuk çığlıkları, yenilen develerin kızarmış gözleriyle yere düşürdükleri utançları, anasonun ağır yükü göz kapaklarımı zorluyor.
Biri dürtüyor beni.

"Hemşehrim, hop."

Gözümü açıyorum. Karanlık çökmüş. Masalar toplanmış.

"Tatar ne yaptı, yahu," diyorum.

"Aldı halıyı, götürdü," diyor.

Oh be.

Haftaya uyuyan ne olsun...


ahmet büke 08/01/2006 (radikal 2)

fotoğraflar: birol üzmez

Hiç yorum yok: