22 Aralık 2007 Cumartesi

pişi

Aşağıdan kokusu geldi önce. Gözlerimi açmadan gülümsedim.

Üzerimde asma gölgesi. Bir geliyor, gene geçiyor. Esinti usulca koynumda. Nasıl hoşuma gidiyor hayat. Kemiklerim genişliyor güneşle.

"Şimdi çay da vardır yanında."

Şıngır mıngır bir İzmir, ağız dolusu karanfil uyuşukluğu sanki. Dilimin ucu falan hep pelteleşmiş. "Uçmak" bu kadar hoş bir gayret olmamıştı hiç.

Böyle içmeden çakırkeyfine düşmeyi çok seviyorum. Hava vuruyor kanımı. İnat ya yine de açmıyorum gözlerimi. İstiyorum ki her şeyi iç şavkımla göreyim. Aşağıdan arabalar geçsin, çiçekli etekleriyle hafif tüylü kızlar tıkırdasın, Zangoç'un torunu incir kasasına diktiği arap saçının dallarına nazar boncuğu taksın.

Ben "ha" deyince her istediğim olur zaten. Şimdi, evet şu anda, hatta gözlerimi açmadan parmağımı kaldırıyorum. Evet koydum noktayı. Selçuk Vapuru'nun köpüklerine kaynamış olabilir, sular durulsun görürsünüz. İşte tam orasını, o bir avuç suyu, tuzlu, acı ama hafif suyu bu şehrin omzu çökmüş çocuklarına bırakıyorum. Oradan bir çizgi çekiyorum. Hafif yay. Kemankeşlerin en sevdiğinden. Durdum. Kırık babanın oradan nişan alabilirsiniz. Süngüsü düşen gitsin oraya. Elini yüzünü yıkasın. Derya üstünde derya goncası sanki.

Sonra kaleye doğru dönüyorum. Kıçımı körfeze veriyorum yani. En güzel mazgaldaki sanki beş bin yıldır güneşle pişmiş en sert taşa dokunuyorum. Abanoz renkli kesme dil "tık" içeriye düşüyor. Kalenin bedeni sürünerek, gıcırdayarak açılıyor. İşte gizli geçit. Doğru güllaçhaneye. İçiniz mi çekti. Doya doya yiyin.

İsteyene horoz şekeri de var. Hisar camii orada işte. Minareler eridi eriyecek. Koşan yetişir.
Bu şehir, kirpiklerime düşen bu mor çevre benim nasıl olsa.

Tamam gözlerimi açma vakti. Annemin elinde Kıbrıslı tepsi. Tepeleme pişi. Nar gibi kızarmış. Cızırtıları üstlerinde hâlâ. Çayı dolduruyor. Yastığımı düzeltiyorum. Ayak parmaklarımın arasından körfez görünüyor.

"Üzülmüyorsun değil mi oğlum?"

"Yok anne. Vallahi üzülmüyorum."

Çay dolduruyor. Ne zaman ağlamaklı olsam pişi yapar annem. Anlıyor kadın.

Halbuki gözlerimi de sıkı sıkı kapatıyorum.

"O iş olmaz bu iş olur. Aç mezarı yok bu dünyada genç mezarı var..."

Ayağımı değiştiriyorum. Yahu sanki bu parmaklarım daha ayrık. Bak şimdi sandal geçti. Arkasında ip gibi ağları.

"Boş ver anne. Mevsimi gelsin manda satacağım zaten."

"Ne mandası?"

"Uçan manda."

"Uçan ne?"

"Varyantta Nazire teyzemin evi var ya hani."

"Var."
"Onun bahçesi de var."

"El kadar. Evet bildim."

"Geçen gün, hani işten atıldığım haftasonu, gittim bir avuç savurdum toprağa. Sonbaharda çıkarlar. Rüzgarlar başlayınca da bağlarım kuyruklarına ipi. Götürür bayram yerinde satarım."

Annem iki saniye yüzüme bakıyor. Sonra yastığı, üstünde Mekke yolunda hacı develeri baskılı olanı kafama geçiriyor.

"Oğlum sen benimle neden eğleniyorsun. Ayıp değil mi?"

"Çalışmak ayıp mı ya anne. Alnımın teri."

Bir pişi daha atıyorum ağzıma. Divanda annem ve ben. Körfeze bakıyoruz. Aç değiliz, açık değiliz. Mülkümüz bir gıdım iyimserlik. Aşağıda, çıkmazın sonunda halı yıkıyor kadınlar. Bağrışıyorlar.

"Çok sövüyor bunlar."

"Nasıl anladın anne?"

"Canım yirmi yıldır yan yanayız. Öğrendik iki kelime Kürtçe'yi de."

Gene susuyoruz. Çayım bitiyor. Bardak parmaklarımdan yağ kapmış.

"Anne ya, hani tatillerde Araplı camisine giderdim ya."

"Kuran öğrenmeye."

"Evet. Keşke devam etseydim. Şimdiye müezzin çıkmıştım. Hem müezzinleri işten atmazlar".

Annem içini çekiyor. Belli gülecek ama kıyamıyor bana da. Karşımıza kucak kucak bulut geliyor. Ben Hur'un arabaları. Atlar dört nala. Sonra bozuluyor şekilleri.

"Akşama kapama yapayım mı? Şöyle baharatlı, fiyakalı pilavlı."

Dönüp sedire uzanıyorum. Başımın altına hacılı yastığı koyuyor. Gözlerim düşüyor. Belli uyuyacağım. Hem bu şehir benim değil mi? Filmini de çekerim, hikâyesini de yazarım.

Annem Kıbrıslı tepsisini kaldırıyor. Sesi geliyor kulağıma. Ensemde asma gölgesi. Uyuşukluğu yüreğime kadar inmiş...


ahmet büke / 28.12.2005 (radikal 2)

1 yorum:

Marilyn dedi ki...

Keep up the good work. Merry Christmas!