18 Aralık 2007 Salı

"mavi" gözlü rüzgâr, gani dayı

İzmir'in en güzel yanı, "hadi gidelim," lafının belki de en kolay söylendiği yer olmasından gelir.

Misal gün akşama düşmeye başlamıştır, üstelik de yazdır. Birisi, "hadi gidelim," deyiverir. Kol kola hem de ağız dolusu gülerken Anafartalar Caddesi"nde bulursunuz kendinizi. Zaten herkes teşnedir ya, Kordon Zeybeğini mırıldanırken Basmane'nin son ayakçı meyhanesine düşersiniz. Belki sonra dolunayı hatırlarsınız ve "hadi gidelim" sırası sizdedir.

Asansör'den Körfezi izlerken denizin yosun kokusunun aslında topukları pembe kadınların esmerliğini nasıl da andırdığını konuşursunuz. Uyku bedene girince de bir başkası Zeki Müren Parkı için açar ağzını.

"Hadi gidelim"i sevmemiz, bizim haylazlığımızdan çok hayatın ve insanın anlarına düşkünlüğümüzle ilgisi vardır aslında. Zamanın kilidi ortada durur, anahtarı ruhumuzda.

İşte Karaburun yoluna doğru bir Eylül sabahı "hadi gidelim," lafıyla düştüğümüzde günün bize neler getireceğini nerden bilebilirdik ki?

Bin defadır geçilen koylar, koyaklar, solda yalçın esmerlik, kurumuş hayıt dalları, kekik dalları, ardıç ve mersin kokusu sağda katmer katmer açılan bir deniz. Denizin içinde derya kuzuları, oynaşan ışık, sandalların mor dümen izin, martıların kanat koyusu. Ve delicesi, boduru, yeşili, ihtiyarı, asırlığı ve haylazıyla bir zeytin denizi.

Yol bildik de, zaman bildik değil işte.

Karaburun'a daha birkaç viraj varken her zaman tabelasını görüp önünden geçtiğimiz sapağa bu kez kırıverdik direksiyonumuzu: Ambar Seki Köyü.

Köyün girişinde acı bir koku. Kararmış duvarlarıyla zeytin işliğinden kim bilir kaç zamandır ezim ezim ezilmiş zeytinin kaçak rengi duruyor.

Devam ediyoruz. Tepede kahve. Bahçesinde eskimiş ama güzel bir Atatürk büstü. Gözleri uzaktaki koyda. Koy kalamarcı teknelerle dolu.

Burası kahve ama çayın yanında ufaktan demlenenler de var. Rakının tadı susuz gelir zaten. Yaşlı çamların pürçek kokusuna hafiften karışan anason içimizi açıyor.

Gözlerimiz çok gülüyor galiba, yan masadan yanımıza oturanlar oluyor. Onlarla da gülüyoruz. Muhtar Amca evden zeytin getiriyor, birisi zeytin yağı. Arabada zaten Balıklıova ekmeği var.

Öğlen ezanı okunurken susuyoruz. Akşamsefaları tohuma kaçmış. Serin rüzgâr esiyor denizden. İskeleye inip balık yemeli, falan derken amcalardan birisi diyor ki, "gelin sizi Gani Amca'ya götüreyim. Ondaki hikâye kimsede yok."

Eh, bundan kışkırtıcı söz olur mu bizim için.

İki yanı taş duvar daracık sokaklardan ilerliyoruz. Köpekler ve birkaç çocuk çıkıyor karşıcı. Çivit mavisi demir kapıyı itince çocukluğumuzun serin avlularından biri karşılıyor bizi. Bir yanda yeni sönmüş ekmek fırını, önünde mis kokan somunlar, belki de fesleğen dikili son Vita kutusu, çalı süpürgesiyle okşanmış ve kuyudan suyla ovulmuş taşlar.

Köşeyi döner dönmez bir "amanıııın" karşılıyor bizi. Saliye Teyze maviş gözleri ve kulağıyla saçının arasına sıkıştırdığı çapkın boru çiçeğiyle karşılama takımının başında. Ardında Burcu, torunu. En arkada ağırlığını hemen hissettiren Gani Amca.

Saliye Teyze çırpınıyor.

"Hoş geldiniz, hoş geldiniz... Gız sandalye getir... Ocağa gayfe sürün... Otur evlatçım... Şeker de çıkarın..."

Gani Amca bıyık altında gülüyor ama belli de etmiyor tatlı huysuzluğunu. Konuşmadan işaret ediyor bize oturacağımız yeri.

Saliye Teyze paralandıkça ortalıktaki telaş artıyor. Sonunda Gani Amca'nın sesini duyuyoruz.

"Kadın bir dur allasen. Asfalyalarımı attırma benim..."

Sessizliğe çöküyoruz.

Gani Amca sepet örüyor. Arkasında kalem gibi sarı kargılar uzanıyor. Yerde delice zeytin dalları, ayak ucunda sarmaşık.

"Hepsinin ayrı yeri var," diyor. "Kıçını deliceyle örerim, atkılar sarmaşıktan. Bedenine kargıyı sararım."

Saliye Teyze kahveleri yetiştirdiğinde Gani Amca meşhur yarenliğine başlıyor.

"Babam tez öldü. Ben yedime girdiğimde göçtü. Bir de kız kardeşim var, benden büyük. Annem çalışkandı. Çok güzel tütün dizerdi rahmetli. Ablam da evlenene kadar çalıştı bizimle. Babam bir tarla almış beş dönüm. Bir dönümünü kazmış bağ yapmak için. Ömrü yetmemiş. Gerisini biz devam ettirdik. Son zaman zeytin dikmeye başladı millet. Ben de poyraz almayan tarafa yetmiş ağaç diktim."

Ellerini gösteriyor. Çalışkan, boğum boğum nasır tutmuş.

"Ben delikanlı oldum. Alman Harbi başladı. Fakirlik diz boyu. Bir sabah komşumuz Hasan, benden küçüktür ya beş on sene önce öldü rahmetlik, bizim kapıyı dövdü.'Kalk Gani aşağıda sesler var' dedi. Şimdiki İskelenin olduğu yere gittik. Karaya sandal sürülmüş. İçin insan kakılı. Yunanlı siviller. Midilli'liler. Alman'dan kaçıp gelmişler. Koca bir sepet zeytin yanlarında. Başka ne yemek ne içmek."

Yunanlı kaçaklar sahile oturur. Gani Amca ve arkadaşı karşılarında. Bakışırlar bir süre. Sonra Gani Amca'nın aklına gelir. "Yahu, açtır bu adamlar," der. Komşular ünlenir. Ortaya büyük bir tabak kuru üzüm konur.

"İnsancıklar bir üzüme baktı, bir bize. Yemiyorlar. Ama biz anlamadık baştan. İçimizden birisi, "Zehirli diye korkuyorlar galiba.' dedi."

Üzümü getiren adam tabaktan bir avuç alıp yer. Gözleri iri iri açılan yorgun kaçaklar biraz durduktan sonra üzüme yumulurlar.

Gani Amca'nın gözleri buğulanıyor.

"Harp kötüdür oğul. Hem de çok kötü."

Yunanlıların karnı doyurulur ama gözleri yoldadır.

"Jandarma gelecek diye korkuyorlar. Karaya çıkınca sandalı biraz hırpalamışlar. Çok zarar vermemişler ama ufak tefek kırmışlar, bizi geri göndermesinler diye. Biz 'Karaburun, Karaburun' diyoruz, onlar 'İzmir, İzmir' diyorlar. Dertleri İzmir'e gitmek."

Kim bilir, belki de dedeleri, nineleri İzmirli.

"Anladık ki dönmek istemiyorlar. O akşam bizim kır bekçisinin yanında yattılar. Hatta ben Jandarma bulunca geri döndürmesin diye sandalın küreklerini sakladım. Ertesi gün vardık yanlarına, kimse yok. Jandarma hepsini bulmuş, kürekleri de. Geri yollamış insancıkları... Kim bilir ne oldular... Harp kötüdür oğul. Hem de çok kötü..."

Yıl 943 olur. Gani Amca askerlik çağındadır.

"Bizi jandarma yaptılar. Karaburun'dan ikinci parti asker oldum. Alman Harbi devam ediyor. İstanbul Maçka'ya yolladılar. Yüzümde lekeler çıktı. Sıhhiyeci Süleyman talimde görünce beni doğru revire götürdü. Bulaşıcı hastalıkmış. Hemen askeri hastaneye. İyi olacağıma kötüledim. Kulaklarım akmaya başladı. Kulak servisine yatırdılar beni. Bir karyolaya iki kişi sığıyor. Bana gösterdikleri yerde kabadayı bir adam yatıyor. Dedi ki, 'ben de uyuz var,'. Yalan sandım ben. Düşündüm, yanıma kimse yatmasın istiyor. 'Bende de var,' dedim. Sabah kaşıntıdan uyandım. Adam hakikaten uyuzmuş."

Gani Amca ağız dolusu gülüyor. Saliye Teyze ondan çok yıkılıyor.

"Bizim dedede yarenlik çok."

Gani Amca'yı üç ay hava değişimine yollarlar. Bandırmaya kadar vapurla gerisi trenle.

"Sonra geri döndüm. Döndüm ama fıstık gibiyim. Ne kulak ağrısı, ne başka bir şey."

Gani Amca dönünce arkadaşlarının gittiğini görür. Acemiler dağılmıştır. Sırasını bekler usta dağıtımı için. Derken Alaydan emir gelir. Yazıcı bir kilo rakı sözünü alınca Bursa yazar kâğıdına. Ustalık döneminin yeri belli olmuştur: Bursa Hapishane Karakolu.

Uzun nöbetler tutar. Soğuk yüzünü yırtarken koynunda hep kitap vardır. Fırsatını buldukça kitap okur kulede.

"Hapishanenin önünde onbeş onbeş bir beton var. Oradan girdin mi, içeride meydanlık, gardiyan odaları, Müdüriyet. Orta yerde de nöbet kulübesi var. Açıklık kısımlara ayrılıyor. Üç kısım. Her sabah meydanlığa birisi çıkıyor. Diğer mahkumların burnu görünmez ama o çıkıyor. Betonlukta idman yapıyor. Sonra iş ocağına gidiyor. Dediler ki, bu Nazım Hikmet'tir."

Gani Amca her sabah Nazım'ı izler. Ağırca attığı voltasını, hafif gülümseyen bakışlarını, başını devirip uzun uzun gökyüzünü süzmesini.

"Bir sabah karakol komutanı çağırdı beni. 'Gani' dedi, 'teçhizatını kuşan ama silahını alma. Nazım Hikmet'i götüreceksin Çekirge'ye'. Giyindim. Nazım yanımda. Kapıdan taksiye bindik. Hiç konuşmadı önce. Bir müddet sonra arabadan indik. Yüz metre ileride Yıldız Oteli var. 'Bak' dedi 'O oteldeyim ben. Akşam beşte geri gelirsin.' Zaten komutan söylemiş bana. 'Nazım'ın hanımı gelecek. Sabah otele götüreceksin, akşama geleceksin,' diye."

Gani Amca, başını sallar. Görevini bellemiştir.

"Tam otele giriyordu ki, durdu. Eliyle işaret etti. Otelin lokantasına girdik. Aşçıya seslendi. 'Bu çocuk akşama kadar ne yerse hesabını ben ödeyeceğim' dedi. Sonra cebime iki buçuk lira koydu. 'Kahveye gidersin. Canın sıkılmasın' dedi."

Nazım merdivenleri tırmanırken yeniden durur. Gani Amcaya döner.

"Buraya kadar gelmişken banyo almak ister misin?" der.

Gani Amca başını sallar. Nazım Otelin hamamını da ayarlar bizimkine.

"Ben böyle banyo görmedim. Yıkanmaktan usandım öğlene kadar. Sonra yemek yedim. Dolandım durdum. Yine yemek yedim. Üstüne köpüklü kahveler. İkindiyi ettim böyle. Saate baktım. Beşe beş var. Otele doğru yürüdüm. Bir de baktım ki, Nazım kapıda beni bekliyor. Beni görünce yürüdü geldi. Dönüşte otobüs durağına yürüdük. Tam geliyorduk ki, durdu. 'Gel hele' dedi. 'Mahpusa dönmeden önce seninle bir dondurma yiyelim.' Utandım ama canım da istedi."

Sonra otobüse binerler. Yolda Nazım, "nerelisin?" diye sorar. "İzmir'in Karaburun İlçesindenim," der, Gani Amca. Nazım gülümser. Başını sallar.

"Sonra beni karakoldan başka yere verdiler. Bir daha Nazım'ı görmedim... Kim ne derse desin, iyi adamdı o."

Şimdi Nazım vatanından binlerce kilometre uzakta yatıyor ve binlerce kilometre uzakta onunla sadece bir gün geçirmiş ama seksen altı yaşını devirmesine rağmen o günü unutmamış bir adam Karaburun'dan yaşıyor. Daha da yaşayacak inşallah.

Gani Amca ağır elleriyle doğrulup bahçesinin duvarından Ege Denizi'ne bakarken biz usulca ayrılıyoruz.

Yanımızda yeni örülmüş bir sepet, içinde hurma zeytini.

Kalbimizin yarısı burada yarısı hâlâ çok uzaklarda.


ahmet büke / 16 kasım 2005

Fotoğraflar: Birol Üzmez

Hiç yorum yok: