23 Aralık 2007 Pazar

kitap bozumu günlerimiz

Ne kadar oldu bilmiyorum ama galiba bir haftasonu görmüştüm onu ilk kez. Yazın tepemizde zıplayıp durduğu, şehrin kendini deniz kenarlarına attığı günlerdendi. Ellerim ceplerimde, Konak'ta dolaşıyordum. Eski Sümerbank'ın karşısındaki kötü pasajların önünden geçerken dikkatimi yere serili kitaplar çekti. Bunlar öyle her köşede görülebilecek korsan ya da ikinci el kitaplardan değildi. Nasırlı ciltleri, mis gibi kokan içleriyle Varlık'lar, Yeditepe Yayınları, TİP'in broşürleri, sendika el kitapları, şiir dergileri yanyana dizilmişlerdi.

Yanlarına çöktüm. O da karşıma çöktü gülümseyerek. Kıvırcık sakallarını okşadı. Belki ilgilenirim diye torbasından birkaç eski 45'lik çıkarıp önüme koydu.

O gün elim kitaplara gitmemişti. Neden bilmiyorum ama usulca selamlayarak ayrılmıştım yanından.

Dün akşamüzeri, iş çıkışı, omzumda sekiz küsur saatin yorgunluğuyla, yağan yağmura aldırmadan yeniden o yollarda yürüyordum ki, aynı yerde karşıma çıkıverdi. Rengi uçmuş kolonlardan birine dayanmış, kırlaşmış perçemlerini haylaz sakallarına doğru çekiştirip duruyordu.

Çöktüm yerdeki tezgâhına. O da eğildi.

Nihat Ulvi Akgün'ün "Eksilen Gökyüzü" isimli şiir kitabını uzattı.

"Bakın imzalı bu" dedi.

"Sevgili Kâni'ye, sevgilerle...."

Ardından Ahmet Hamdi'nin "Yaz Yağmuru"nu aldım. Ta 1955 yılından bir merhaba bulaştı parmaklarımın ucuna. Sonra sıra Oktay Rıfat'a geldi: "Bir Takım İnsanlar". Sayfaların arasında altında saklandığım tahta divanların kokusunu duydum. Az bir para istedi. Çıkartıp verdim. Tam ayrılıyordum ki, şeytan dürttü.

"Bunlar sizin kitaplarınız mı?"

Yüzüne asılı gülümsemesi büyüdü. Gözlerini yere düşürdü.

"Evet" dedi.

O an bir serçe yuvasını bozmuşum gibi hissettim kendimi. Kitaplar koltuk altımda buz oldu, soğudu.

"Ama imzalıymış bunlar...Üzüldüm şimdi."

Çakılı kalmıştım. "Ne yapsam" diye düşündüm. Başını çevirdiği, bana bakmadığı bir anda çaktırmadan geri mi koysaydım? Ya da eve bir koşu gidip, üç beş kitabımı ona verseydim. "Bakın siz de bunları okuyun" deseydim.
Halimi anladı. Kitaplarının yanına yeniden çöktü. Düzeltti onları. Sıçrayan damlaları koluyla sildi.

"Merak etmeyin. Ben görüyorum, onları hep iyi insanlar alıyor. Siz müsterih olun" dedi.

Yürüdüm. Yağmur arkamdan geldi. Emanetleri ceketimin altına aldım.

Eve varınca, kütüphanemin karşısına oturdum. Kitaplarımı seyrettim.

"Şunu" dedim, "ilk garsonluk bahşişimle almıştım".

Yanındaki için dedemin verdiği son bayram harçlığını okutmuştum. Alt raftakileri o ev benim bu ev senin dolaşırken kaç yokuş sırtımda taşımıştım. En alttakileri uzun bir ayrılığın sonunda eve geldiğimde annem bodrumdan çıkarıp kucağıma koymuştu. Oysa çoktan yakmışlardır diye düşünüyordum bu "İlhan İlhan" kokularını. Şiir kitapları sevdiğim kadınlardan yadigârdılar.

Yeni gelenler için en güzel rafı boşalttım biraz. Havadardır diye, biraz güneş alsınlar diye.

Mahmure geldi, zıpladı.

"Bak" dedim "bunlara gözün gibi bakacaksın. Tırmalayıp, kemirirsen vallahi külahları değişiriz".

Anlar gibi gözlerini kıstı.

Sonra gidip "Mor Perşembe"yi açtım sonuna kadar. Biraz daha dağılayım istedim. Son vidama, son somunuma kadar bozulayım da yine en baştan kurayım kendimi.

Öyle ya hayat böyleydi işte. Yarın yeniden insan gibi yaşamak boynumuzun borcuydu. Zaten kıvırcık sakallı adamın gözleri de böyle söylüyordu: "Ne yapalım, hayat bu..."


ahmet büke/14.03.2004 (radikal 2)

1 yorum:

azime dedi ki...

Bu çok güzel bir hikâye.
Gerçekten beğendim. Yaşanan olay -en azından karakterin yaşadığı- ne kadar gayet sıradan görünse de, içinde bir sıradışılık var.
"Merak etmeyin. Ben görüyorum, onları hep iyi insanlar alıyor. Siz müsterih olun"
Doğru söylüyor. Öyle ya, o tozlu, kenarları sararmış, yıpranmış ve eski kitapları başka kimler alır da kütüphanesine koyar ki?