12 Aralık 2007 Çarşamba

Keçenin son delikanlısı...

Akhisar bitek topraklarıyla kadim bir ovanın ortasında uzanır. İlçeyi boydan boya kesen gün görmüş demir yolu, uçsuz bucaksız zeytinlikleri, pamuk tarlalarını ve kuru üzüm saplarıyla dolu bağları geçer. Sakız gibi temiz göçmen duvarlarıyla yer evleri, tıngırtılı at arabaları ve balyalanmış tütün kokusu sizi girişten itibaren bir gölge gibi izler.

Akhisar’ın sakin ve ağır başlı çarşısı erkenden uyanır. Esnaf her sabah ağır ama bildik hareketlerle mekanının kapısını açar ve bereket duasını eder. İşte o çarşının derinliklerinde Orhan Patoğlu’nun ıslak yün ve sabun kokan dükkanı saklıdır. O, ilk günkü heyecanıyla yüne nakış veren son keçecidir.

“Ben 1934 Akhisar doğumlu Keçeci Orhan Patoğlu. 1953 yılında vergi mükellefi oldum. Demek ki 53 yıldır bu mesleği yapıyorum. Ama aslında ben 63 yıldır keçeciyim. Çünkü daha küçük bir çocukken babamın dizinin dibinde bu işi yapmaya başladım.”

Patoğlu’nun baba mesleğidir keçecilik. İlkokulu bitirince babası elinden tuttuğu gibi oğlunu Sanat Okulu’na verir. Üç yıl okur. Marangozluk diploması alır ve kalfa olarak Bandocu Mehmet’in yanında işe başlar.

“Haftalığım iki buçuk liraydı. İlk haftalığımı aldım doğruca babamın yanında vardım.”

Babası gülümser. Karşısına oturtur.

“Oğlum bak ustan sana haftada iki buçuk lira vermiş ama sen bu keçeciliği öğrenirsen günde iki buçuk lira kazanırsın. Düşün taşın, karar ver. Bu mesleği istersen ben sana öğreteyim,” der.

Orhan Patoğlu ertesi gün babasının karşısına çıkar ve kendisine meslek olarak keçeciliği seçtiğini söyler. Macera başlamıştır artık.
1952 yılından itibaren bu mesleğe kendisini vermeye başlar. Ama o yıllarda Patoğlu’nun başka bir tutkusu daha vardır. Akhisar Gençlik Gücü’nün en kuvvetli sağ açığıdır. Yaklaşık sekiz yıl amatör sahalarda fırtına gibi eser.

Asker dönüşü birkaç iş denemesinden sonra yine keçeciliğe döner. 1959 yılında ilk
yün tarama makinesini alır. İşlerini geliştirir, 70’li yıllarda ise tepme makinesini alır. Patoğlu için keçecilik sıradan bir mesleğin ötesinde tutku aslında. Öyle ki, keçeciliğin geçmişini anlatırken gözleri doluyor.

“Babam çalışırken beni dizinin dibine oturtur ve dışarıda yağan yağmurun sesi altında hep aynı hikâyeyi anlatırdı. Keçeciliğin geçmişi yünü yapağı haline getiren yayı, hallacı keşfettiğinden ötürü Hallac-ı Mansur’a kadar geriye gidermiş. Ama asıl pirimiz Ebu Said Libabid’dir. Bu muhterem zat, bugün bizim yaptığımız gibi keçeciliğin bütün işlemlerini yerine getirmiş, ayakla tepme işleminden sonra açtığı keçenin yünlerinin birbirine kaynaşmadığını ve çabuk dağıldığını görmüş. Tepme süresinin az olduğu kanaatine vararak tepmeye devam etmiş. Ancak tekrar açtığında yünlerin kaynaşmadığını anlar. Tepme işlemine kırk gün devam eden Ebu Said yine başaramayınca üzüntüsünden ağlamaya başlamış. Hem ağlayıp hem tepmeye devam ediyormuş. Keçeyi açtığında gözyaşlarının düştüğü yerlerdeki yünlerin kaynaştığını büyük bir sevinçle fark etmiş ve böylece tepme işlemi sırasında yüne su vermek gerektiğini öğrenmiştir. İşte şu gördüğünüz mübareğin sırrı sudur aslında.”

Patoğlu daha sonra el emeği göz nuruyla yaptığı keçenin macerasını anlatıyor bize.


“Keçe, yıkanmış, temizlenmiş yünden yapılır. Koyunun sırtında yıkanmış ve Eylül ayında kırkılan yün bizim işimize yarar. Bizim bu yörede koyun iki kere kırkılır. Biri Hıdırellez zamanıdır. Bir de Eylül sonuna kadar kırkılır. Temiz yünü biz kabartırız. Ya yayda atılır ya da makinede. Sonra yün, yapacağımız işe göre düz zemine dökülür. Eğer nakışlı keçe yapmak istiyorsak, top tabir edilen ince keçelerden kesilerek elde edilen çubuk ve parçalar kullanılarak kalıp dediğimiz hasır üzerine nakış döşenir. Desenin üzerine de atılmış yün birkaç tabaka halinde dökülerek çubuklarla düzeltilir. Dökme işleminden sonra çok az ılık su serpilir. Bir uçtan başlanarak düzgün bir biçimde dürülür. Kalıbın üzerine düz keçeden yapılmış olan kalıpleş sarılır. Kalıp ipi ile sıkıca bağlanan dürüm tepme işine hazırdır. Tepme ayak ile yaklaşık yarım saat makine ile yirmi dakika kadar sürer. Sıra kaplamak işlemine gelmiştir. Çözülen kalıp üzerinde keçeleşmeye başlayan yünün kenarları düzeltilir. Bu işleme 'kapaklamak' yada 'çatkı' yapmak denmektedir. Tekrar tepme işlemine geçmeden önce sabun ile su verilir. Biz bu suya 'çılık' deriz. Dürülen yün bir saat kadar daha tepilir. Böylece yün keçeleşmiş olur. Bundan sonra yün pişirmeye gelir. Pişirme işlemi ya makine ile yada insan gücü ile hamamda ve atölyede yapılır. Pişirmek demek birbirine kaynatmak demektir. Sonra tekrar tepilir.”

İyice kıvama gelen keçenin son aşaması perdahlamaktır. Elde tokmakla keçe düzeltilir. Asılır ve kurutmaya gönderilir. Artık keçe kullanıma hazırdır. Keçenin macerasının belki de en ilginç aşaması tepme. Şimdilerde makine ile yapılan bu işlem bir zamanlar ayakla yapılıyormuş.

“Eskiden bizim yöremizde keçe ayakla tepilir dizde pişirilirdi. Balıkesir’de ise çukurun içine girilir kol kuvvetiyle kolda pişirirlerdi. Urfa tarafında ise göğüste pişirirler.”

Patoğlu daha sonra yaptığı keçe çeşitlerini sayıyor.


“En çok kepenek yaparız. Kepenek çobanların en birinci yardımcısıdır. Çünkü yazın üzerine atar gölge olur, kışın üstüne oturur, yağmurda giyer. Katiyen su ve nem geçirmez. Beyaz ve mor yünden yaparız. Dikişsiz türü dikişli kepeneğe göre daha kıymetlidir ve yapımı ustalık ister. Eğer çoban kepeneğini iyi pişirirsen kurşun atsan geçirmez.”


“Daha sonra yaygı keçesi dediğimiz köylülerin halısı gelir. Desenlisi desensizi ve çeşitli boyları olur. Alakeçe de deriz buna.”


“Bunlar keçeciliğin en çok rağbet edilen iki kalemidir.”


"Başka Saraç Keçesi vardır. Semer Keçesi de eğerin üzerinden geçirilerek atın sağrısını örten çeşittir. Hayvanların beline konan Ter Keçesi, Paspaslar ve Ütü Keçesi diğerleridir. Sanayi Keçesini de unutmamak lazım. Mesela ben mermerleri parlatmak için Zımpara Keçesi bile yaparım. Bunlarla fayans ve mermer parlatılır. Eskiden süt keçesi yapılırdı. Bu kazanda kaynamış sütün üzerine örtülür böylelikle sütün hem yavaş soğuması hem de toz topraktan korunması sağlanırdı.”


Orhan Patoğlu’nun bu saydıkları kendi değimiyle “ahir zaman” işleri olarak kalmış keçeler. Şimdilerde esas rağbet turistik antika keçelerde.

“Bunlarda sürüm daha fazla artık. Hediyelik, minyatür kepenekler, heybeler, külahlar. Özellikle folklor ekiplerinin, Mevlana ekiplerinin, Mehter Takımlarının ayrı ayrı kalıpları vardır. Sipariş aldıkça onları yaparız.”

Şimdi sıra geldi keçenin o müthiş renkli nakışlarına.


“Kaz ayağı, boydan roba, tepsi göbek, saksılı, güllü, laleli deriz. Bunlar hep dededen atadan gelen motiflerdir. En çok göbek nakışıyla uğraşırız. Düz Göbek vardır mesela, kırma kenarlı daire içerisinde birbirini çaprazlama kesen çizgilerden meydana gelir. Kırma Göbek is düz göbek motifindeki çaprazlama kesişen çizgilerin sekiz kollu yıldız motifine dönüştürülmesi ile oluşur.”

İşte yarım asrı aşan süredir ıslak yünün içinde el emeği ve göz nuruyla bir dünya yaratan Osman Patoğlu ve onun sevdalısı olduğu keçenin hikâyesi.
Patoğlu, Akhisar’ın son keçecisi. Bu macera onunla bitecek. Ama tokmağının ve yayının sesi güzelim Ege koyaklarında hep yankılanacak…

ahmet büke


fotoğraflar: birol üzmez

4 yorum:

idesanat dedi ki...

orhan beyin iletişim bilgilerini bulamadım. Nasıl ulaşabilirim?

lüzumsuz adam dedi ki...

bende de yok. akhisar çarşısında kime sorsanız gösterir. ama emekli olmuş sanırım.

Adsız dedi ki...

bu siteye yeni girdim yorumuları okudum bıldiğimi söyleme gereği duydum.Orhan usta bu işi hala yapıyor.akhisar çarşısında kime sorsanız gösterir.keçenin bu güzel hikayesini bide ondan dinlemeniz temennisiyle....

Adsız dedi ki...

ustanın açık adresi: Şeyh İsa Mah. 25 sokak No.3 Akhisar-Manisa
Tel:0 236 414 28 08