13 Aralık 2007 Perşembe

Bir ömür fotoğraf...

Eskiden Karşıyaka'nın meltemi içerilere kadar taşıyan iki katlı, güzel evleri vardı. Sabahın mavi nemi uçarken açılan tahta panjurlara balkonları yıkayan güzel kadın gölgeleri eşlik ederdi. Ardından sabahın ilk çayı tüter, küçük bahçede çiçeklerin arasında gerinen kediler mırıldanır, tanıdık bir şehir selamı ortalığı doldururdu.

Şimdi bu evlerden neredeyse hiç kalmadı. Rant hazretlerinin teslim aldığı diğer yerler gibi Karşıyaka da boğazına kadar betona kesmiş durumda. Her mahalleden bir milyoner çıkarırken şehirlerimizin de ırzına geçmeyi bildik elbette.

Ülker Abla ve eşi, işte o son sığınaklardan birinde oturuyorlar hâlâ. 1950'li yıllara ait mimarisiyle iki katlı evleri, minik bahçelerini dolduran ağaçları ve çiçekleriyle teslim alınamamış bir kale burcu gibi parlıyor. Kolay olmamış tabii bu iş. Son müteahhit taarruzunu geçen yaz, I. Kedi Taburu'ndan mürekkep tantanalı bir savunmayla ve de İzmir marşı eşliğinde püskürtmüşler.

Bizi evinin balkonunda karşılıyor. Yüzünde hiç düşmeyen gülümsemesi.

Evin içi de dışı gibi sıcacık ve anılarla yüklü. Duvardaki en güzel köşe Ülker Abla'nın babasına ait; "Ayvalık Cephesi'nden Cansız Bir Hatıra".

Aslında hayat kadar canlı ve çarpıcı. Kuleli Askeri Lisesi son sınıf öğrencisi A. Yaşar Sokulu daha bıyıkları terlememişken ama düşman sağı solu sarmışken soluğu Anadolu'da alır. İşte Asteğmen Yaşar'ın, yanında Ali Çetinkaya Paşa ile çektirdiği o fotoğrafta görülen yorgun ama kararlı gülümseme evin her noktasına bu köşeden dağılıyor.

Çivili, Kaymaklı Kadife...

Kedi Taburu demiştik ya, yerimize oturur oturmaz geçit töreni başlıyor. Ülker Abla tek tek tanıtıyor haylazları: "En kıdemlisi Çivili. İki aylıkken sokakta ayakları kırık bulduk. Vücudunda çiviler taşıdığı için ismi bu oldu. Daha sonra Bıdık geldi. Onun iki kızı oldu Tekir ve Kuyruk. Kapıda beslediğimiz gıdısında madalyon gibi beyaz lekesi olan simsiyah Zeytin, sonunda pencereden girip evde doğurdu. Hem de doğum günümde. Çocuklarından kızı Karbeyaz ve oğlu Dikenli Tel bizimle kaldı, diğerleri gittiler. Bizde kalan kızın Kaymak Kadife ve Mestan diye iki kızı oldu..."

Eh artık ben sayıları da şecereyi de karıştırıyorum. Evde tahminimce on kadar feleğin çemberinden geçmiş Karşıyaka kedisi var. Sokakta beslenen, arada sırada geçici hastalıklarda eve kapağı atan uyanıkları hiç saymıyorum.

Ülker Abla, 25 Mart 1934'te gökyüzünde güneş doğmadan hemen önce parlayan Ülker Yıldızı'nın altında ilk soluğunu almış. Adının geldiği yer belli. Peki ya inatçılığı?

"Babam o zaman Erzincan'da Kıdemli Yüzbaşı. Yola çıkarken anne sütü içmiyorum diye anneannem arabanın üzerine bir keçi bağlıyor. İşte sebebim o keçidir."

Biz gülmeyi de pek severiz ya, hep bir katılıyoruz.

Ülker Abla asker babası nedeniyle Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşamış. En büyük tutkusu da gördüklerini deklanşöre basarak dondurmak belki de başka boyuta taşıyarak yeniden yaşamak olmuş.

Simena marka makine

"İlk fotoğrafımı Rumeli Hisarı'nda çektim. Babam çakı gibi deniz kenarında duruyor. Arkasından Boğaz Vapuru geçiyor. Yıl 1944. Biraz büyüyünce hayatımın en güzel hediyesini yine babam verdi. Simena marka bir fotoğraf makinesi. Artık Ankara'dayız. Deliler gibi ailemi, arkadaşlarımı, komşularımı çekip durdum."

Ülker Abla, ilkokul dördüncü sınıftan beri çektiği fotoğraflarını "mabedim" dediği evinde saklıyor. Gerçektende evin her köşesini onlarca siyah beyaz ve renkli fotoğraf ve binlerce negatif doldurmuş. Arkadaki karanlık odayı ise kendisi gibi fotoğrafçı olan eşi Günal Güngör'le paylaşıyor.

Bütün bu birikim öyle kolay olmamış elbette. Fotoğraf tutkusu yolculuk ateşiyle tutuşmuş. Ülker Abla ve eşi İzmir'in ve Anadolu'nun ayak basılmadık köşesini bırakmamışlar neredeyse. Yakaladıkları anları ustaca belgelemişler.

"Yıllarca o kadar sürttüğüm yetmedi. Para biriktirip Uzakdoğu'daki kızımın yanına da gittim birkaç kere. Hatta bir defasında Kwai Köprüsü'nde en iyi kareyi yakalayacağım diye aşağıya uçuyordum."

Ama en unutulmazı Nepal'e tek başına yaptığı o yolculuk olsa gerek.

"Nepal'in güneyinde pır pır bir uçakla, mide bulantıları içinde ulaştım. Gittiğim o bölgeye ilk giden turist benmişim meğer. İndiğim tarla gibi bir meydan. 'Uçak on gün sonra yine gelecek,' dediler. Sonra yürüyerek bir köye vardık. Yılın en güzel festivali yapılıyordu. Tantana, at yarışları, danslar, adeta büyülendim. Köyün kadınları gelip sürekli bana dokunuyorlar. İlk kez kendilerine benzemeyen birini görmüşler. Festivalin son günü çok hastalandım. Midem çok kötüydü. Köyün büyücü-doktor karışımı ermişi beni tedavi etti."
Ülker Abla onu geri götürecek uçağın ineceği alana kadar köyün çocuklarınca şarkılar eşliğinde uğurlanır.

"Tam uçağa binecekken bana avuçlarını uzattılar. Hepsinin elinde kadife çiçekleri. Bana verecek başka şeyleri yoktu ki..."

Ülker Abla yıllardır arka bahçesinde o kadife çiçeklerinin tohumlarından yeni çiçekler yetiştiriyor. Dünyanın bir ucundan taşınan sevgi Karşıyaka'da bir evin bahçesinde açıyor her bahar.

Aslında Ülker Abla'nın "gâvurlukları" bununla bitmiyor: EFSA'nın (Ege Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği) kurucu üyesi ve şimdiki başkanı. Türkiye'deki 22 fotoğraf derneği içindeki tek kadın dernek başkanı. Pul, taş ve fosil koleksiyoncusu, İkebena ustası, Fil delisi-bakımı kedilerden daha zor olduğu için fil bibloları biriktiriyormuş-, sinema oyuncusu, dalgıç ve Günal Ağabey'in elli yıllık aşığı.

Daha ne olsun Allah aşkına!

ahmet büke / 01.01.2006 (radikal 2)

fotoğraflar: birol üzmez

Hiç yorum yok: