20 Aralık 2007 Perşembe

Gün Ortasında Arzu

Yıllar önce öğrenciyken Adanalı bir yurt arkadaşım vardı. Delikanlı çocuktu haliyle. Kaç defa başımı beladan kurtarmıştı. Onun en sevdiğim tarafı ağlamama ramak kala bir sözüyle beni gülmekten kırmasıydı. Galiba bu birazda Adana toprağına has bir özellik. Bir yanın Çukurova sıcağında yanarken diğer yanını yine de serin tutmayı başarmak.

Behçet Çelik’in Gün Ortasında Arzu (Kanat Kitap, Şubat 2007) isimli kitabındaki öyküleri okurken aynı his gelip buldu beni. Çelik’in öyküleri hakkında derinden gelen ve hissetmek için durup dinlenmesi gereken uğultular denir. Ama onun ince mizah duygusu sanki ıskalanmış. Üstelik bunu hiç de derinlerde aramak gerekmiyor. Sırıtmayan ama zekice patlayıveren ve okuyanı kuşatan bir gülümseme bu. Belki, Çelik’in de Adanalı olmasının bir payı vardır bunda, kim bilir.

Ama şunu peşin söyleyeyim; bu adam iyi kitap ismi buluyor. Bir önceki kitabının ismi, Düğün Birahanesi de beni kapıp götürmüştü.

Gün Ortasında Arzu, bana göre çürüyen arzularımızın kitabı. Öykülerdeki kahramanlar bunun sebebini biliyorlar aslında. Bal gibi de kendi çukurlarını kendi elleriyle kazdıklarının farkındalar. Ama yakalarına yapışan ve bir süre sonra da ikinci bir deri gibi onları kuşatan kayıtsızlık halesinin uyuşukluğuna teslim oldukları için kendi cenazelerini sadece seyrediyorlar.

Nihat Ateş, Çelik’in bir önceki kitabını, “Orta Sınıfın Cehennemine Bir Bilet” başlığıyla anlatmıştı (1). Gün Ortasında Arzu da bu biletle gidilecek diğer durakları gösteriyor bize.

Kitaptaki özellikle erkek kahramanlar, gündelik hayatın demir parmaklıkları arkasındaki şilteye uzanmış, ağızlarında saman çöpüyle kendi akıntılarını izliyorlar. İnsan onları okurken, kalkıp arkalarındaki çıkış kapısına bakmalarını diliyor. Ama onlar o kadar vazgeçmiş ve kayıtsızlar ki, kurtulmanın fikri bile onlara “ağır” geliyor.

“...
Yeniden başlamak dünyanın en zor işi. Sıfır noktasını bulacaksın. Mutlak bir hafıza kaybı gerek. Deneyim en ağır yük. Hiç denememiş olmak bile bir deneyim...” (İyi Olacak İyi...isimli hikâyeden)

Bu vazgeçmişlik halinin diğer sonucu ise alışma duygusu ve bu duygunun bir süre sonra derin bir kil tabakası gibi bütün hisleri aynılaştırması. Çelik’in kahramanları bu nedenle de çıkış arayışında değiller. Çünkü çıkış fikrinden vazgeçme giderek dışarısı diye bir kavramı yok ediyor. Bu olmayınca da gündelik hayatın demir parmaklıkları anlamsızlaşıyor. Dışarısı yoksa kapana kısılmak diye de bir şey yoktur. Geriye yaşamanın ve yaşlanmanın belli belirsiz hissi kalıyor sadece.

Ama burada yine de bir umut var. Bu da elbette derinlerde ve hissetmek için durup dinlemeyi gerektiriyor. Dikkatli okur fark edecektir ki, bu erkekler tutkulu kadınlara yakınlar ya da yakın olmak istiyorlar.

“ ...
‘Canım,’ desem, ‘Canın çıksın,’ diyecek gibi bakıyordu. ‘Canım,’ bile diyemedim.

Bir kez daha, ‘Senin neyini sevdim ben, senin Allah aşkına?” dedi.

Bak ben buyum işte, diyebilmek isterdim. Bunu sevdin sen. Bu tutukluğumu sevdin. Çevrendeki herkesten farklıyım. Herkesin her konuda söyleyecek sözleri, doğruları varken, benim kimseye bir şeyim yok.

...

‘Doğru olan ne peki? Çırpınıyorum karşında, susuyorsun. Daha da zorlasam, kelimelerin yetmediğini söyleyeceksin, hep yaptığın gibi. Takılmışsın buna. Beni üzmekten zevk alıyorsun. Yaşadığını böyle hissediyorsun. Kim bilir, kimin öcünü alıyorsun beni böyle sefil hallere sokunca.’

‘Hayır’ anlamında başımı salladım. ‘Sakin ol,’ diyebildim. Yanlış olan buymuş. Dememeliymişim. ‘Ne sakin olacağım,” deyip kalktı. Sigara paketini çantasına fırlattı. Arkasından bakabildim giderken. Ne güzel savuruyordu saçlarını.

Dönüp bakmadı....” (Tutmayan Fal isimli hikâyeden)

Yani sonuçta ölümün bilincinde olan ve hatta zaman zaman yok oluşu dileyenler bile göz ucuyla yaşama bakmak istiyor.

Bunun bir yolu da tutkulu kadınlara dokunmak değil mi?

Ahmet Büke
02 Mart 2007 Cuma

(1) Nihat Ateş, Agora, Kasım-Aralık 2004

ahmet büke / 5 Mart 2007 (gazetem.net)

Hiç yorum yok: