17 Aralık 2007 Pazartesi

Şerefe Hasan Amca

Havada asılı sonbahar güneşinin altında uzanmış ve hasada teslim olmuş tarlaları geçiyoruz. Yolumuz uzun belki ama menzilimiz belli. Denizli'den sonra iki yanımızı donatan incir ve ayva bahçelerini bitirip Çivril sapağından döner dönmez yokuşa teşne yol iklimi de değiştiriveriyor. Belki de genlerimde Yörüklük olduğu için dağ, tepe görür görmez içim açılmaya başlıyor. Kokular farklı artık. Yüksek tepelerde çam öbekleri daha aşağılarda kırmızı toprakları avuç avuç zaptetmiş üzüm bağları.

Ben çayları sayıyorum aştıkça: Zıpır Çayı, Yokuşbaşı Çayı, Çal'ın müthiş kırmızı vadisini sulayan Yukarı Seyit Çayı ve Büklüce Çayı. Kurumuş, hüzünlü çakılları, bitmez kavisleriyle Ege'nin çayları. Etraflarında uzun kavaklar, boydan boya geçen koyun sürülerinin izleri ve sonbaharın ilk yağmuruna hasret bir kuruluk.

Derken sağda sarı, yüksek tepeler. Çok hüzünlü ve çok yalnızlar. Çok da çıplak üstelik.
"Dönerken beni bırakmaz bunlar" diye düşünüyorum. En tepesine çıkıp en kavlı ateşi yakmak istiyor insan.

Bekilli tabelasını geçince uzun kiraz tarlası karşısında eski mezarlık karşılıyor bizi. Rüzgârda esmer kokular var. Biraz ekşi, hafif iç gıcıklayıcı, üstelik gırtlaktan damağa geri gelen bir rayiha; üzümün ve şarabın memleketindeyiz.

İşte Bekilli; rakım 825, nüfus kabaca 4 bin. Batısında Çal ve Zeyve, doğusunda Çivril, Baklan, kuzeyde Karahallı. Büyük Menderes sınırlarını yalayıp geçiyor.

Bekrilerin diyarı

Tevatürdür belki ama kimilerine göre Bekilli ismi şarap içenlere denilen bekriden geliyor. Eh, ilçede bol çıkan Roma şarap küpleri de mi yalancı yani? Üstelik şimdilerde Bekilli'deki şarap fabrikası sayısı 11'i bulmuş.

Ama bizim hedefimiz Küp Şarapları. Yani Hasan amcanın kocaman gülümsemesi.

Hasan Altıntaş, 70'ini çoktan devirmiş ama feleğin avara kasnağına dönüp bakmamış insanların mağrur duruşuyla, Roma küplerine dayanmış karşılıyor bizi. Elini sıkıyoruz.

"Nasılsın Hasan amca?"

"Birazdan belli olur, oğlum" diyor gülümseyerek.

Köpeği Duman yaramaz gözleriyle etrafımızda dört dönüyor. Çeşit çeşit kokuların tüttüğü şaraphaneye giriyoruz. Oturuyor. Önce şarabını dolduruyor kadehine. Daha biz ağzımızı açmadan konuşmaya başlıyor.

"Çok küçüktüm. O zamanlar hocalara her Cuma, 'Cumalık' denilen bir yardım verilirdi. Anam hocaya vermem için altı yumurta saydı eteğime. Vardım camiye. Hoca efendiye yumurtaları veriyorum ama içim içimi de yiyor. Sonunda dayanamadım. 'Hoca ben bunları sana veriyorum ama bizim Cumalığı kim verecek,' Adam durdu, düşündü. 'Sizinkini de Allah cennette verecek,' dedi. 'İyi de,' dedim. 'Senin Cumalığın peşin oluyor, bizimki neden veresiye?' Hoca bana hiç ses etmedi. Ama babama varıp, 'Bu çocuk bir şey olacak ama ne olacak bilinmez' demiş."
Gerçekten de Hasan amca hayatı boyunca hep sıradışı olmuş.

"Bizim ailenin mayasında çok çalışmak, tuttuğunu koparmak vardır."

Gençliğinde seyyar sinemacılık yapar.

"Sinemacı kime denir bilir misin, evlat? Gölge satan, aç yatan adamdır."

Şapkacı, imam, şarapçı...

Sonra terziliği öğrenir. Askerde alay terzihanesinin gözbebeğidir. Aynı zamanda alay imamı. Eli yatkındır ya, şapkacılığa merak salar. Kendi kendine öğrenir mesleği. Yıllarca ailesini geçindirir bu altın bilezikle. Bana bakıp, "Ben adamın ne olacağını kafa çapından anlarım" diyor. Ağzımı açmıyorum tabii, karşımda işin erbabı var ne de olsa. Ortamızda duran leblebi tasına bakıp yine yudumluyoruz kadehlerimizi.

Hasan amca elinde makasla küçük tezgahına eğilip kalkar ama aklını hep başka bir mesele kurcalar. Memleket üzüm deryasıdır. Hemen her evde pekmez üretilir. Yabandan gelen tüccar da şaraplık üzüm alır durur. Bir gün üzüm alıcılarından biri müstahsilin üzümünü beğenmez ve çarşı başında yere yıkıp üstünde tepinir. Olaya şahit olan Hasan amcada şafak atar. 'Bari ben bu işe gireyim de, şu deyyuslara gününü göstereyim' diye düşünür. Hemen gidip bir Tekel birası alır ve hayatında ilk kez alkolün tadını alır. Yıl 1958'dir.

İşte hikâye bundan sonra başlar. Uzun süre evinin arka bahçesine yerleştirdiği Roma şarap küplerinde denemeler yapar. Sürekli araştırır. İzmir'de Ege Üniversitesi'nin yolunu eskitir. Hatta Vespa marka motosikletine atlayıp Trakya'yı karış karış dolaşır. Yol yordam öğrenir. Yaklaşık beş altı yıl deneme üretimi yapar.

"Bu arada şapkacılığı bırakmadım tabii. Yoksa çocuklarımı nasıl büyütürdüm."

Şarapçılık giderek tutkuya dönüşür Hasan amca için.

"Zamanın Tekel Enstitüler Müdürlüğü'nde görev yapan Cemil Ortalan'ın ismini duydum. Dünyada bu işi bilen sayılı adamlardandı. Rusya'da okulda öğrenmiş şarapçılığı. Numunelerimi alıp ona götürdüm. Şişelere şöyle bir baktı. 'Sol elindekini masanın üstüne koy' dedi. Kalktı uzun uzun baktı. Çalkarası şişesini açtı, kokladı, bir yudum aldı. Sonra 'Gel Hasan seni alnından öpeceğim' dedi."

Ahretliğin vişne şarabı

Hasan amca bu onaydan sonra işlerine hız verir. Kapasitesini artırır, işlerini büyütür. Araştırmayı ve kendini geliştirmeyi de hiç bırakmaz. Çalkarası artık onun gözbebeğidir.
"Çalkarası'nın çok güzel rayihası vardır. Çok güzel kokar. Önce acımsı ve hafif ekşimsi bir tat salar, ondan sonra genize doğru bir buke yayılır. Şarap içen daha doğrusu içmesini bilen her kişi bu tadı çok âlâ seçer."

Ama Hasan amcanın esas ünü, dünyada tadı benzersiz olan kendi üretimi vişne şarabından geliyor. Vişne şarabını keşfedişi de tam ona yakışır vaziyette oluyor.

"Bizim ahretlik, Hatice yani, vişne suyu çıkarmış. Şişelere doldurmuş bir güzel. Sonra şişelerin ağzını hidrofilli pamukla tıkamış, pencerenin önüne dizmiş. Bir zaman sonra da serin dursun diye toprak testiye aktarmış. Bizim evde mevlit oluyor. Hacılar, hocalar, konu komşu. Tabaklarda kuru üzüm, bardaklarda vişne şurubu. Ertesi gün dükkana hafız olan eniştem geldi. 'Hasan sen dün bize ne içirttin yahu?' dedi. 'Vişne şurubu, ağabey' dedim. 'Yok Hasan, ben bunu bir kere de gençliğimde içtiydim. Yine kanım kaynadı. Bu başka bir nane' dedi. Koştum eve. Testiyi bardağa yıktım. Allah bu buz gibi şarap. Meğer bizim hanımın suyu bekledikçe mayalanıp şarap olmuş."

Hasan Amca, damağındaki lezzeti aklına takar. Tam on yıl uğraşır ve meşhur vişne şarabını son kıvamına getirir.

İşte 1959'dan beri inatla ayakta duran ve sofralarımızı şenlendiren Küp Şarapları'nın hikâyesi.

Şimdi Hasan Amca işlerini oğlu Asım'a devretmiş. Ama her gün şarabını tatmayı unutmuyor tabii. Ayrılırken koltuğumuzun altına birer şişe, yine kendi keşfi olan Karadut Mistel Şarabı sıkıştırıyor. "Evlat, bak bu oyuncak değil. Tatlı diye dikersin kafana. Adamı cin gibi çarpar sonra" demeyi de ihmal etmiyor.

Sözünü dinliyoruz tabii. Daha doğrusu dinlemeye çalışıyoruz.

Sarı tepeler hakikaten geri bırakmıyor bizi.

Hasan amcadan Şarabi Laflar:

"Kızı kökten, şarabı küpten alacaksın."
"Şarap altın kaşıktır, her ağza yakışmaz."
"Sevginin güzeli gül, içkinin güzeli şarap kokar."
"Büyük doktor İbni Sina, ayda iki kez şarap sarhoşluğunun yararlı olduğunu savunmuştur."
"Kutsal kitaplardaki en eski ilaç şaraptır."

Hasan amcanın soğuk algınlığı ilacı:

Yarım litre kırmızı sek şaraba yarım kabuklu limon ve bir tutam tarçın katılır. Bir çorba kaşığı şeker ilave edilir. Karışım kapaksız bir kapta kaynatılır. İçilecek sıcaklığa gelince afiyetle dikilir. Üşütmeden kaynaklı soğuk algınlığına ve sigara yangısına birebirdir.


ahmet büke / 04.12.2004 (radikal 2)

fotoğraflar: birol üzmez

Hiç yorum yok: