11 Aralık 2007 Salı

BİT’in İnsanları: Bir sonraki Durak, HAYAT!

Şaka değil, en geç sabah saat 05.00’da kalkmak gerekiyor. Üstelik Pazar sabahı. Rahatınıza düşkünseniz keyfiniz bilir ama işin güzelliğini kaçırırsınız. Hem de racona ters olur.

Bit Pazarı, gecenin esrarı biterken yani Konak’taki güvercinler kanatlarını henüz çırpmamışken ya da sabahın ilk vapuru daha halat atıp iskele sürmeden silkinip uyanır ve kalın
cigaralığını sarar.

Karanlığın adamları şehrin içlerindeki evlerine çekilirken bir kısmı Bit’e düşer. Sabah ışığından önce uzaktan ateş böcekleri gibi göz kırpan pırıltıların artık sahibi vardır. Bit Pazarına satıcılarla beraber ilk damlayan adamlara “Lambacı” denmesi bu nedenledir işte. Onlar daha tezgahlar açılmadan alaca karanlıkta denklerin içine karışır, el lambalarının ışığında düşen malın kaymağını almaya çabalarlar. Lambacıların çoğu antikacıdır ama plak ve kitap alıcısı da çıkar aralarından. Satıcıların bir kısmı sevmez bu alıcıları.

“Ağabeycim, bunların çoğu ‘tavuk sersemken sikilir’ diyen adamlardır. Tezgahçı daha gözünü açmadan elindekini kapmaya bakar…”

Esmer Sülo, Bit’in en eskilerinden.

“Ağabeycim, bir çayımızı iç.”

Bit Pazar
ı daha önceki yıllarda Çankaya’daydı.

“Esnaf şikayet etti, ağabeycim. Sürdüler bizi Kahramanlar’a. Orada da mahalleli istemedi. Şimdi buradayız. Yarın ne yana atarlar bilinmez.”

Şehrin halı altına süpürülen çöpleri gibi yani içinde satılan malları gibi Bit
Pazarı da oradan oraya itilip kakılıyor.

Güneş yükselirken Sülo’nun çayına teşekkür edip yürüyoruz. Ortalıkta bir curcuna, bir temaşa gırla. Tezgahlar katmer katmer açılıyor.

Sakalları uzamış adamlar, yüzü yorgun akan nehirler gibi üzgün kadınlar, kirli torbalarını açıyorlar.

Yere serili örtülerin üzerinde üstelik yan yana, rengi atmış kadın
perukları, kırık plaklar, yırtılmış kitaplar, elektrik düğmeleri, İncil ve Zebur, boğma teli, nargilemin marpucu, astarları sarkmış çocuk gocukları, akrep ve yelkovanı düşmüş duvar saatleri, torba dolusu akrep ve yelkovanlar, kahve tabakları, ayakkabı tekleri, lokma takımı, motor gömleği, kolonya şişesi tıpası, Zetina Dikiş Makinesi ölüsü, Kufi Allah yazısı, çatal ve testere, 101 ülkenin madeni parası yani dünyanın en dibi, birilerinin kullanıp tükettikleri yani şimdi en alttakilerin nefesi…

Yüzlerce tezgah, bir o kadar tezgahçı. Peki tozun çamura, çamurun eskiye ve yoksulluğa karıştığı bu dünyada düzeni kim sağlıyor? Kimse birbirine yan bakmadan yerini nasıl buluyor bu “düzensizlikte”?

Bu soruların yanıtını vermiyorlar. Ama belli ki, görülmez bir el var. Karmaşanın ortasında herkes mezarı kadar köşesini buluyor.

Yine de marazasız olmuyor bu işler. Bit’in ilk bölümünün bittiğin yerde karşıdaki Tenekeli Mahalle’den geldiği belli olan esmerin biri bıyığını çeke çeke bağırıyor.

“Bu tezgah böyle açılır mı? Ben nereye sereceğim malımı şimdi?”

Arkada çocuklar ağaçların altında uzun eşek oynuyorlar. Üstelik sabahın bu saatinde!

“Ben anlamam arkadaş. İsyan mı edeyim? Belediye’ye mi çıkayım?”

Belediye lafını duyan kadınlar basıyor kahkahayı.

Tezgahı “böyle” açan adam gülümsüyor. Ona baktığımı görünce bana sesleniyor.

“Bu benim amca oğlum olur. Kendisini akşamları döverim ağabeycim.”

Kadınlar yine makaraları koyuveriyorlar. Üstelik bu kez amca oğlu da gülüyor.

İleride daha renkli bir köşe var. Kamyondan indirilip öbek öbek dökülmüş ayakkabılar beş ila on beş milyona satılıyor. Satıcı elindeki tahtadan, ucu kırılmış polis copunu sallıyor. Biraderimiz harbiden sinirli. Burnundan soluyor.

“Yosunluk yapmayın, lan. Ne diyorsam o. Fiyat kıranın anası kırılsın!”

Yosunluk yapmak ağır pazarlık yapmak anlamına geliyor. Anlaşılan bu limanda bu yük indirilmiyor.

Kalabalık ayakkabılara eğilip kalkıyor. Cepçiler yukarıda dönen alıcı kuşlar gibi. İnsan yükü şiştikçe şişiyor yolda.

Birisi elindeki spor ayakkabısını gösterip “Bu on liraya olmaz mı?” deyiveriyor.

Adam doğru kamyonun kasasına zıplıyor.

“Ne diyorum ben, ha? Başçavuşun eşeği mi var burada? Şu saniyeden itibaren satışları durduruyorum.”

Kalabalık dalgalanıp “yosunlaşan” adama bakıyor. Çevirip dövecekler adamı. Ben uzuyorum oradan. En iyisi bu.

Arkalara doğru gün görmüş ihtiyarlar çoğunlukta. Onlar hallerinden belli ki buranın akilleri.

Eski film ve fotoğraf makinelerinin sırt sırta karıştığı tezgaha yaklaşıyorum. Beyaz saçlı bir amca beni geçip kutulara eğiliyor.

“İhsan, sekiz milimetrelikler nerede?”

İhsan Ağabey kutuyu gösteriyor.Amca filmi açıp güneşe kaldırıyor.

“Oğlum bunlar da miki filmi be. Adam gibi film yok mu sende?”

İhsan gülüyor.

“Sen de Hacı’ya gitmeyeydin…”

Sekiz milimetrelik film koleksiyonu olan bir amca üstelik de Hacı. Eh hayat ben sana ne diyeyim!

Akvaryumcunun yanında Rambo bıçakları satan çocuk kirli şezlongunun üzerinde uyumuş kalmış. İki elinin arasından sarkan Avrupa işi oltayı birileri dokunup değer biçmeye çalışıyor. Belli ki birazdan uyandıracaklar çocuğu.

Daha ötede kaptı kaçtının içinde yorgana dolanmış çocuklar yatıyor. Gezgincilerin bebeleri. Bütün Ege’nin pazarlarını gezip dolaşan insanlar. Köylerden, kasabalardan değiş tokuş yapa yapa İzmir’e düşüyorlar. En bitmişleri bunlar. Babanın gözü kan çanağı. Memeleri sarkmış kadın salatalık doğruyor plastiğe. Dudaklarında ucu uçtu uçacak sigara külü.

Saat 09.00 vurmadı ama ortalık kokoreç kokusuna boyanmış bile. Sona doğru kazların etrafında dolandığı leğenin yanından geçerken Esmer Sülo bizi görüyor uzaktan. Elleri borazan ağzında.

“Ağabeycim, burası Bit Pazarı. Bir sonraki istasyon Hilal.”

Yukarıdan vagonlar geçiyor. Üzerimize doğru toz yağıyor. Rayların üzerinden ışıklar kaçıyor.
“Ağabeycim, burası Bit Pazarı. Ucuza alır ucuza satarız, gecekonduda yatarız.”

Sülo bizi uğurluyor. Saniyesinde unutur gölgemizi. Önünde akan kocaman bir hayat. Kirli ve nefesi kokan. Şehrin çer çöpü uçuşuyor. Güzel kadınlar, cici beyler öbür yakada. Burada sustalıdan fırlama çocuklar, Meles Çayını geçip, ağlaya güle ekmeklerini kazanıyorlar.

Biz “eyvallah” deyip bildiğimiz sokaklara dönerken Ahmet Kaya şarkıları yükseliyor Bit’te.

“Hoşça kal iki gözüm. Hoşça kal…”


ahmet büke

fotoğraflar: birol üzmez

1 yorum:

ilvana dedi ki...

büke bana bit pazarından lomo baksana :)